Sistem saati: Cum Tem 04, 2008 8:18 pm

Tüm zamanlar UTC




Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 2 ileti ] 
Yazar Mesaj
 Ä°leti baÅŸlığı: Selva Erdener
İletiTarih: Çar Eyl 05, 2007 7:27 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Per Şub 23, 2006 4:58 pm
İleti: 1039
Konum: İstanbul
Resim




DoÄŸum...


13 şubat 1966’da Ankara’da doğdum ve hayatım boyunca hep Ankara’da yaşadım. Doğumumdan sonra eve getirilişimi çok iyi hatırlarım. Bunu bizimkilere söylediğim zaman ağabeyim dalga geçerdi, nasıl olur da hatırlarsın diye. ‘Yahu, basbayağı hatırlıyorum işte’ diyordum. ‘Geldim, sen beni karşıladın, babamın elinde bavullar vardı, ben kucaktaydım...’ Büyük bir ihtimalle eve getirilişim bana anlatıldı ve ben de hayal ettim tabii...

Müzik...

Müziğe olan ilgim çok küçükken başladı. Evde babamın çok güzel bir kütüphanesi vardı. Eskiden herkesin evinde mutlaka bir tane ‘Hayat Ansiklopedisi’ olurdu. Babamın kütüphanesinde de bu ansiklopediden vardı. Ben daha okula gitmezken o ansiklopedideki konservatuar sayfasını mum boyalarla işaretlemiştim. Üç veya dört yaşındaydım, okumayı bilmiyordum ama resimlere bakıyordum. Baktığım sayfanın konservatuar sayfası olduğunu da bilmiyordum ama o sayfadaki dans eden balerinler, müzik aletleri ilgimi çekiyordu. Sürekli şarkılar söylüyordum ve hep bir enstrüman çalmak istiyordum. Evde melodika vardı, mandolin, çatı katında bir keman, dolapta bir armonika vardı. Babaannem bana oyuncak bir keman almıştı. Ben çok ağlamıştım o keman alınsın diye.

Baba...

Sonra babam bana biraz melodika çalmayı öğretti. İlk müzik öğretmenim babamdır. Notaları ondan öğrendim. Babam öğretmenlik okulu mezunuydu ve o zamanlar öğretmenlik okulundan bir saz çalmadan mezun etmiyorlardı. Babam çok güzel mandolin çalardı. O kadar iyi çalardı ki gençliğinde ilkokullarda mandolin çalma dersleri bile vermiş.

İlk konser...


İlk ciddi seyircimle dört veya beş yaşında kampta tanıştım. O zamanlar kamplara caz gelirdi. Caz derlerdi orkestraya, orkestra gelirdi. Ben orkestrayı ilk defa dinlediğimde, ‘Sizinle şarkı söylemek istiyorum’ dedim. Onlar da nasıl olduysa kabul ettiler. Ben hemen aldım elime mikrofonu ve Barış Manço’dan ‘İşte Hendek, İşte Deve’ yi söyledim. Bütün bir kamp beni dinledi. Kamp dediğim de bin kişi falan vardı yani. Çok alkış aldım ve müthiş hoşuma gitti. Hep kampa gidelim ve ben hep orada şarkı söyleyeyim istiyordum.


Anne...

Annem çok güzel şarkı söyler. Hiç durmaksızın şarkı söyler, alaturka söyler. Biz iki katlı bir apartmanda oturuyorduk. Babaannemler üst katımızda oturuyorlardı ve her akşam fasıl yapıyorlardı. Dört halam, büyükbabam, babaannem ve annem yemek biter bitmez hep beraber fasıla başlarlardı. Ben bayılırdım tabii bu duruma, ben de onlarla beraber söylerdim.

Åžan Sesinin KeÅŸfediliÅŸi...

Operacı olmak istediğimi de fark etmiştim o yaşlarda. Onu şöyle fark ettim; apartmanın bir boşluğu vardı ve apartman bizim olduğu için orada istediğim gibi şarkı söyleyebiliyordum. Sesin apartman boşluğunda çok iyi çıktığını anlamıştım. Kuzenim Fazıla ile ben halalarımın ayakkabılarını giyip şan yapıyorduk. ‘Aaaaa’ diye bağırıyorduk. ‘Kim daha fazla bağıracak’ yarışması yapıyorduk. Ben daha fazla bağırıyordum. Halalarımın ayakkabıları mutlaka giyiliyordu tabii, o kostümümüzün bir parçasıydı. Ben orada şan sesini keşfettim ve çok hoşuma gitti. Hep o sesi çıkarmaya başladım.

İlkokul...

Naim Şaşmaz İlkokulu’nda sınıf öğretmenim annemdi. Ben daha ilkokuldayken müzik okuyacağım diye tutturmuştum. İlkokul ikinci sınıftayken okulda bir müzik kursu başladı. Oradaki hocalar çok iyiydiler ve beni yönlendirdiler.Müzisyen olmak isteyen bir çocuğun başına gelebilecek en iyi hocalardandılar. Müzeyyen Demirci ve Gülseren Demirci’ydi öğretmenlerim. Beni konservatuara girmek üzere yönlendirdiler ve bu konuda annemle de konuştular. Konservatuar fikri onların sayesinde iyice aklıma yerleşti. O sene kursun sonunda bir konser verdik. Ben ‘Sonbahar Geldi’ diye bir parça söyledim.
Henüz operaya hiç gitmemiştim ama o zamanlar televizyonda çok nadir de olsa operalardan bölümler yayınlanırdı. Onları izlediğimi ve taklit ettiğimi hatırlıyorum. Sonra TRT 3 yayına başladı. TRT 3’de de operalardan bölümler, klasik müzik programları vardı. Onlar çok ilgimi çekiyordu. Hocalarım konservatuara gitmem gerektiğini ısrarla söylediler. Ben konservatuara gitmeyi deli gibi istiyordum ama bizimkiler hiç oralı olmadılar. Babam itiraz etmedi ama annem konservatuara gitmemi kesinlikle istemedi.



Ortaokul...

Ortaokulda da çok şanslıydım çünkü çok iyi hocalarım oldu. İlkokuldayken Müzeyyen ve Gülseren Demirci TRT korosunun şefleriydiler ve çocuk korosunu çalıştırıyorlardı. Çocukların müzik eğitimi konusunda çok bilgililerdi. Ortaokulda ise Inci Dinçer hocam oldu. Bu büyük bir şanstı benim için çünkü İnci Dinçer de müzik konusunda çok iyi bir eğitimciydi. Ben o zaman blok flüt çalıyordum ve televizyonda bir çocuk programında bir hafta boyunca blok flüt çalacak bir çocuk arıyorlardı. Benim müzik konusunda büyük bir özgüvenim vardı. Hemen gidip hocayla konuştum ve ‘Programa ben çıkarım’ dedim. O da tahtaya bir melodi yazdı ve ‘Bunu deşifre et’ dedi. Deşifre etmenin ne demek olduğunu bile bilmiyordum. ‘Ne yapacağım yani?’ diye sordum. ‘Çalacaksın’ dedi. Demek nota okumayı bayağı öğrenmişim ki çalabildim ben o melodiyi. ‘Tamam, hazırlan yarın programa gidiyoruz’ dedi. Böylece orta ikide ilk televizyon programıma çıkmış oldum. Bütün aile büyük bir heyecanla seyretmişti tabii. Bu olaydan sonra hoca ozel olarak ilgilendi benimle. Hatta, sene sonunda karneme ‘Mutlaka konservatuara gitmeli’ diye not düştü. Artık benim aklımdaki tek şey konservatuara gitmek olmuştu. Bizimkilere çok yalvardım ama yine kabul etmediler ve normal liseye devam ettim.

Lise...

Lisede de çok iyi bir hocam vardı. ‘Ben konservatuara gitmek istiyorum hocam; bana yardım edin’ dedim. Hoca da, ‘Öyleyse sana bir şarkı hazırlayalım’ dedi ve bana Schubert’ten bir parça çalıştırdı. Ben o sene eylül ayında konservatuar sınavlarına girmekte kesin kararlıydım. Onaltı yaşına girdiğim sene yaz tatili için Datça’ya gittik. Datça’da konservatuardan viyolonselci bir oğlan ve bir piyanist ile tanışıp arkadaş oldum. O viyolonselci çocuk şimdi İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nda çalan Cem Altaş’tır. Bana, ‘Sen ağustosun sonunda konservatuara gel, ben sana yardım ederim’ dedi. Bunun üzerine ben kalkıp kendi kendime Cebeci’deki konservatuara gittim. Giderken de bizimkilere söyledim ama hiç kimsenin umurunda bile olmadı. ‘Haa, öyle mi? Güle güle’ falan diyorladı. Kimse beni götürüp getirmiyordu yani.
Ben çalıştım ve sınavlara girdim. Sınav sabahı kalktım, ‘Ben sınava gidiyorum’ dedim bizimkilere. Onlar yine hiç oralı olmadılar, ‘Peki , haydi güle güle evladım’ dediler. Ailemden gelen hiç bir destek veya motivasyon yoktu. Yalnızca kendi kendime güzel giyineyim bari diye düşündüm. Beyaz bir pileli eteğim vardı, onu giydim ve Cebeci Konservatuarına gittim. Konservatuarın kapısında heyecanla beklerken bir baktım ki herkesin annesi var yanında. Bir tek benim yanımda hiç kimse yoktu, kendimi çok yalnız hissettim. Sınava girince inanılmaz derecede heyecanlandım. İlk sınav kulak sınavıydı. Kalabalık bir jüriydi, hala hatırlıyorum tabii. O dönem herkes vardı, bütün şan öğretmenleri ve kompozisyon bölümü öğretmenleri vardı. Nevit Kodallı vardı, Yalçın Davran vardı, daha bir çok hoca vardı. Sesime de baktılar, egzersiz yaptırdılar. Egzersizi Yalçın Davran yaptırmıştı. Konservatuarın çok güzel bir konser salonu vardı, sınav orada yapılıyordu. Ben iki yüz kişinin arasından ilk yirmiye kaldım. Akşam eve dönmeden evvel listeleri astılar ve ilk sınavı geçtiğimi öğrendim. Annemler hiç bir sey demediler çünkü ikinci sınavı geçemeyeceğimi düşünüyorlarmış.İkinci sınav birkaç gün sonraydı ve o sınavda şan yapmak gerekiyordu.
Ben öğretmenimin daha evvel öğrettiği şarkıları söylemek üzere hazırlandım. Sınavdan önce konservatuardan birisi bana sakın şan yapma, senin çalıştığını zannederler demişti. Sınavda, ‘Haydi çocuğum, söyle’ dediklerinde ben bağırarak söylemeye başladım, şan yapmadım yani. Hocanın biri, ‘Kızım, evladım, neden böyle söylüyorsun?’ diye sordu. Ben de hemen itiraf ettim ‘Hocam öbür türlü söylüyordum ama böyle söyle dediler, onun için böyle söylüyorum. Şan yapma, çalıştığını sanarlar dediler’ dedim. ‘Haydi, şan yap bakalım o zaman’ dedi hoca. Diğer şarkıyı şan yaptım, ‘Çık’ dediler. ‘Opera gördün mü?’ diye de sordular. Hiç opera görmemiştim ben. Kitapları karıştırıyordum tabii, operaların isimlerini falan biliyordum ama hiç izlememiştim. Baleye gitmiştim ama operaya gitmemiştim. Sınavdan çıktım, listenin yine akşama kadar asılacağını söylediler. Ben akşama kadar orada bekledim. Listeler sonunda asıldı, bir baktım ki seçilen on kişinin içinde ben de varım. İnanılmaz sevindim ve o sevinçle doğru eve koştum. Annem bahçede oturuyordu. ‘Anne, kazandım!’ dedim. Annem bana şöyle bir bakıp ‘Gidebileceğini mi zannediyorsun?’ dedi ‘Nasıl yani ? Gidemeyecek miyim?’ dedim, cevap bile vermedi. Artık bütün umutlarımı babamın bana destek olmasına bağlamıştım. Babam gelince ‘Ben konservatuarı kazandım’ dedim. ‘Aaa, ne kadar güzel kızım, tebrik ederim’ dedi. Annem ‘ Konservatuara falan gidemez’ diye tutturdu. Bunun üzerine bir anda evde kıyamet koptu ve annemle babam bayağı tartıştılar. Benim de sinirim bozuldu ve ‘Merak etmeyin, konservatuara falan gitmiyorum.Gazi Üniversitesi’nin Müzik Bölümüne gitmeye karar verdim’ dedim. Oradan mezun olunca öğretmen olunuyor ya, annem de öğretmen olduğu için bu fikrimi hemen kabul etti. Böylece Gazi Üniversitesi’nin sınavına girdim ve kazandım.



Üniversite...


Gazi Üniversitesi’nde operanın korosunda çalışan bir hoca vardı ve onunla özel olarak şan çalışmaya başladım. Birinci senenin sonunda hemen okulun konser salonunda piyano eşliğinde bir konser verdim. Başkaları da vardı tabii konserde, ben yalnızca iki parça söyledim. Bütün salon doluydu, çok heyecanlandım. Hiç unutmuyorum, konser bahar aylarında olmuştu ve bana frezyalar yollamışlardı. O kadar çok hoşuma gitmişti ki konser yapmak...
İkinci sene işleri iyice ilerlettim ve okulun korosunun solistliğini yapmaya başladım. Alman kültürün korosuna da gidiyordum, her yerde bir şeyler söylemeye çalışıyordum. Girdiğim bütün sınavları kazandığım için kendime olan güvenim çok artmıştı. Notlarım da çok yüksekti. Solfejden, şandan hep yüz alıyordum. Annemle babam bu kadar başarılı olmama şaşırıyorlardı. İkinci sınıfta Nurdan Özar’dan özel ders almaya başladım ve o senenin sonunda annemlere bir rest çekip, ‘Ben konservatuara gidiyorum, siz de hiç itiraz edemezsiniz çünkü on sekiz yaşımı doldurdum’ dedim. Zaten, konserler vermeye başladığımda bizimkiler de çok hoşlanmaya başlamışlardı bu durumdan. Annem bile beni çok desteklemeye başlamıştı. Seyredince çok hoşlarına gitmişti yani...



Konservatuar...


Konservatuarın sınavlarına tekrar girdim ve şan bölümünü kazandım. Bu kez kulak sınavımı Turgay (Erdener) yaptı. Başka hocalar da vardı ama piyanoyu çalan ve kulağı soran Turgay’dı. Onunla ilk karşılaşmam böyle oldu. O sınavda artık arya söyledim tabii. Biliyordum aryaları, her gece bütün operalara gidiyordum ve bütün festivalleri takip ediyordum. Üniversiteye ilk girdiğim yıldan itibaren on sene boyunca düzenli olarak senfonideki bütün konserleri izledim. Bir tane bile konser yoktur kaçırdığım. Ankara’da ne varsa hepsine gittim.
Konservatuara gitmeden önce de konservatuarda okuyan arkadaşlarım vardı. Onlara cok imreniyordum ama bir yandan da kendimden emindim. Eninde sonunda konservatuara gideceğimi biliyordum. Şimdi düşünüyorum da, iki sene geç girmem belki de iyi olmuş. Çok küçüktüm çünkü. Ayrıca Gazi Üniversitesi’nde okuduğum yıllarda da çok iyi hocalarım oldu. Ertugrul Bayraktar, Güneş Apaydın ve İpek Kıvrak mesela. Bu hocalarımı çok severdim, üçü de çok kıymetli hocalardı.
Konservatuarda Nurdan Özar ile çalışmaya başladım. İstemihan Taviloğlu solfej öğretmenim oldu. Sevgi Ünal, Özkan Dizmen, Necil Kazım Akses, Nevit Kodallı, Kemal Çağlar, Müfide Özgüç öğretmenim oldular. Hakikaten çok sevdiğim, çok kıymetli hocalardı hepsi de.


Müzik olmasaydı...

Benim müzik dışında ilgi duyduğum tek konu psikolojiydi. Lisede bir psikoloji hocam vardı, onun anlattığı konular çok ilgimi çekmişti. Müzisyen olmasaydım, psikoloji eğitimi almak isterdim ama müzik sevgisi çok ağır bastı doğrusu.
Müziğe olan ilgim hiç bir zaman yalnızca operayla kısıtlı kalmadı. Mesela piyano repertuarı ve keman repertuarı ile çok ilgileniyordum. Bach’ı çok seviyordum. Çok klasik bir şancı değildim o anlamda, yalnızca opera yoktu benim için. Glenn Gould’a inanılmaz hayrandım. Başka türlü işler, başka çalışlar ilgimi çekiyordu hep. Bütün klasik müzik repertuarına daldım...


Dostlar...

Gökhan Aylan konservatuardaki yıllarımı en çok renklendiren kişilerden biriydi. Dinlediği müziklerden, sanata bakışından çok etkileniyordum. Sinemaya da çok meraklıydı. Bana izlediği filmleri, okuduğu kitapları anlatırdı.Dört yıl boyunca hep Gökhan ile aynı sırada oturdum. Onunla beraber çok eğlendik, çok azar işittik, çok defa sınıftan atıldık. Ben bir sene sınıf atladım ve beşinci sınıfı okumadan direk altıya geçtim. Sınıf atlayınca Gökhan ile sınıflarımız değişti ve bu defa Şule Durham ile sıra arkadaşı oldum. Şule’nin sesine çok hayrandım ben. Bir ses olarak tanıdım onu ilk. Opera bölümüne girdim ve muhteşem bir ses duydum. ‘Bu ne güzel ses, kimin sesi’ derken Şule indi merdivenlerden aşağı...
Konservatuarda okumak çok keyifliydi. Olağanüstu güzel arkadaşlıklar, dostluklar kurduk
.


Evlilik...

Dördüncü sınıfta, yurtta kaldığım sene Turgay ile her gün görüşmeye, sohbet etmeye başladık. Onun odası şan bölümünün alt katındaydı, o yüzden her gün görebiliyordum. Penceresinin önünde uzun uzun sohbet ederdik. O sene çıkmaya başladık ve 1987 yılında evlendik.

Opera...

1989 yılında operaya girdim. Operanın sınavını kazandıktan sonra La Traviata’ da ‘Annina’ rolüne çıktım. Annina, baş roldeki ‘Violetta’nin’ dadısı rolüydü; küçük bir roldü. Ben daha 22 yaşındaydım ama bana yaşlı makyaji yapılıyordu. Hale Alanson ile beraber aynı rolü söyledik. Onunla ilk tanışmam, ilk rolümde oldu. O kıdemli bir opera sanatçısıydı, ben ise çok heyecanlanıyordum sahneye çıkınca. Rol ufak bile olsa sahneye çıkmak zor bir şeydir. Bir sürü acemilikler yaptım tabii. Mesela, genel prova yapılırken ben sahneden bir yerden çıkıverdim kulise. Rejisör İsmet Kurt’tu. Bağırdı bana, ‘Kızım, duvardan çıktın’ diye. Meğerse bir kapı varmış benim açıp çıkmam gereken. Ben duvardan çıkıvermişim öyle...
İlk sene ‘Cosi fan tutte’ söyledim. O hakikaten zor oldu benim için. Operadaki ilk dönemlerim bayağı zorlu geçti, alışmam çok zaman aldı.
Mozart çok söyledim operada. Çok da sevdim Mozart’ı ayrıca. En severek çalıştığım eser ise Don Giovanni’dir. Rejisini Yücel Erten, yönetmenliğini Naciye Özgüç yapmıştı. Ben ‘Zerlina’ söylemiştim. O benim için ayrı bir yeri olan bir çalışmaydı.


Türküler...


Ömer Yılmaz’ın türkü söyleyişiyle çok küçük yaşta tanıştım. Ben on sekiz yaşındayken Ömer Yılmaz ve Tuncer Tercan’ın da katıldığı bir İtalya yolculuğu yaptık. O yolculukta Ömer otobüste, molalarda, her yerde ve hiç durmadan türkü söyledi. Ben de çok meraklıydım türkülere. En çok da Azeri türkülere meraklı olduğum için bana sürekli ‘Aygız’ ı söyletiyorlardı. Tuncer Tercan bağlama ile türkü söylüyordu ve onun söyleyişinden de çok etkilendim. Biz üçümüz opera kantininde çay, kahve içerken türkü söyler olduk . Ben de o ikiliye katıldım yani…
Ömer’e ben de türkü söylemek istiyorum dediğimde, ‘Senin yapabileceğine inanıyorum’ dedi. Tuncer’e türkü söylemenin doğru yolunu, doğru sesi nasıl çıkaracağımı sorduğumda bana, ‘En doğru ses içinden gelen sestir. O sesle söyle ’ dedi. Onların bu sözleri beni çok cesaretlendirdi. Sonra üçümüz birlikte çok konser yaptık, çok türkü söyledik.


Sen Sen Sen...

Albümüm 2001 yılının ocak ayının sonlarında çıktı. Arkadaşlarımız Nurten Bigat ve Sinan Karaarslan ‘Lir’’i kurmuştu. Orada akşamları toplanıp yemek yiyorduk. Biz de Turgay ile piyanonun başına geçip şarkılar söylüyorduk. Çok eğlenceliydi. Hep çalıp söylediğimiz şarkılar olmuştu artık, bir repertuar oluşmuştu. Sonra bu repertuarı dinleye dinleye herkes sevmeye başladı, zannediyorum. Sinan ve Nurten bunu albüm yapalım dediler ve beni çok desteklediler. Rengim Gökmen, Murat Göksu ve daha bir çok arkadaşım ve ailem de bu projeyi desteklediler. Albümdeki şarkıların hepsini Turgay orkestraya düzenledi. Böylelikle kayda girildi...
Albümün ilk konseri İstanbul’da Cemal Reşit Rey konser salonunda oldu. Konseri Rengim Gökmen yönetmişti. Ben çok heyecanlandım, çünkü albümün orkestra eşliğindeki ilk konseriydi. Konsere çıkmak ile temsile çıkmak arasında çok önemli bir fark var. Bir tanesinde sen kendin değilsin, oynadığın rolsün. O rolün altına gizlenip kaçabilme şansın var operalarda ve bu büyük bir avantaj. Ayrıca, makyaj ve kostüm de seni korur. Konser vermek psikolojik olarak daha zor gibi geliyor bana. Çok çıplak kalıyorsun konserde. Orada bir tek sen varsın ve seyirciyle yan yana, karşı karşıyasın.
Albümü yapmış olmaktan ötürü çok memnunum. Hayatımda yapmış olduğum en güzel şeylerden biri. Hakikaten çocuğu gibi oluyor insanın. Reklamı yapılmadığı için çok kulaktan kulağa yayıldı ve hala dinleyicisine bir şekilde ulaşıyor. Her gün yeni bir yorum gelebiliyor albümle ilgili. Bu da yaptığımızın kısa vadeli bir iş olmadığını gösteriyor bence. Dört yıl geçtikten sonra hala her yeni günde yeni bir yorum alabilmek çok güzel doğrusu...


GeleceÄŸe Dair Projeler ...

İkinci albümü yapmayı çok istiyoruz. Bu aralar Turgay da, ben de çok yoğunuz ama hakikaten olabilecek en yakın zamanda istiyoruz.
Ben yeni albümde özellikle Münir Nurettin Selçuk’tan ‘Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın’ parçasını söylemeyi çok istiyorum.


Albüm

SEN SEN SEN

1. Sabahın Seherinde (Anonim-Tokat)
2. Sen Sen Sen (Turan OflazoÄŸlu, Turgay Erdener)
3. İlle de (Murat Göksu, Turgay Erdener)
4. Gökyüzünde Tüten Olsam (Anonim, Çukurova)
5. Arabamın Tekerleği (Anonim, Üsküp)
6. Ay Gız (Anonim, Azerbaycan)
7. Lorca Tango (Turgay Erdener)
8. Yarim Senden Ayrılalı (Aşık Emrah)
9. Canım (Turan Oflazoğlu- Turgay Erdener)
10. Hayranlığımızın Gözbebekleri (Yücel Erten, Turgay Erdener)
11. Bülbülüm (Anonim, Selanik)
12. Laçin (Anonim, Azerbaycan)
13 Adio Querida (Anonim, Sefarad)


KALAN MÜZİK (CD195), 2001

Resim


Resim

_________________
Ölümü Dünya'ya Hakikat Gördüm


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
Yeni Sayfa 1
 Ä°leti baÅŸlığı: Re: Selva Erdener
İletiTarih: Çar Eyl 05, 2007 7:45 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Ekm 03, 2006 2:30 pm
İleti: 677
Konum: Ordu
Çok güzel bir albümü var
Sahne hakimiyeti de bir o kadar iyiymiÅŸ
...

_________________
Pervane Gibi Yanmağı İster Deli Gönlüm
Her Şem-i Seher Ah İle Efgandan Usandım

Kuddusi


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 2 ileti ] 

Tüm zamanlar UTC


 Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi deÄŸiÅŸtiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz

Git: