Sistem saati: Pts Tem 07, 2008 4:22 am

Tüm zamanlar UTC





Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 20 ileti ]  Sayfaya git 1, 2  Sonraki
Yazar Mesaj
 Ä°leti baÅŸlığı: MEMLEKET
İletiTarih: Per AÄŸu 10, 2006 6:34 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Pzr Tem 02, 2006 11:48 am
İleti: 1526
Konum: artvin
MEMLEKET..
Bir düğüne gitmiştim. henüz 14 yaşında horona meraklı,tulumun
sesinden büyülenen gencecik bir.çocuktum.tulum eşliğinde horon
oynamak o yaşta en büyük zevkimdi.ağlamaklı,biraz daçiseli
tulumun sesi"beni alıp başka dıyarlaragötürüyor.gizemli bir
dunyanın kapılarını aralıyordu.

o zaman düğün bizde 2 veya 3 gün bazen 4 gün sürerdi.
tulum akordiyon kemençe olurdu.İlk gün kız evinde o gece orda
kalınırdı.
Büyük kazanlar ve tencerelerde yapılan yemekler haiıka olurdu
ya horona durulunca karşılıklı türkü söylenirdi.O dönemde bile bizde kız ve erkek ayrı olmazdı.Aynı halkada horon oynayabilirdiler.O dönemin düğünleri hala aklımdan çıkmıyor.

Şimdi yapılan salon düğünleri,köy düğünlerinin ortadan silinişi okadar insan eve doldurmaktansa salon adı verilen boğucu mekanlarda işi kısa yoldan bitirmek daha uygun bulunuyordu.Salon düğünü denen düğünlerin kültürel açıdan bir anlamı kalmamıştı,program belliydi.Arabalara doluşup şehire inilir,salon hinca hinç doluşulup,işkencenin biran önce bitmesi beklenirdi.Ne olduğu belli olmayan limonata,pasta dağıtılır,çocuklar sağa sola koşuşur gürültü alır başını gider.Sigara dumanları arasında göz gözü görmezdi.Gençler rap denen garip bir dans yapıyordu.Çarpıklığın bir göstergesi olarakta erkek erkeğe dans edilirdi.

Tabi gözler kızlarda olurdu,yaşlılar olup bitene anlam veremeden sanki herşey çok doğal yada bir mukadderatmış gibi zamanın bir ana evel bitmesini beklerdi.Gençler için ise horon diye birşey yoktu.Yada geri birşeydi,en azından horonun hiçbir populeritesi,geçerliliği kalmamıştı onlar için.

Şu tanrının içine bak ki bende tulum,horonun ve dışında herhangi bir danstan keyif alamıyordum.V e her gece düğün salonuna gidip horon oynanmasını dört gözle bekliyordum.Salona gidince ilgili birlerini bulup horon oynanıp oynanmayacağını sorardım.Bazen oynanırdı ama düğün bitişine yakın.O da kısa sürer,tadı damağımda kalırdı.

Yine bir akşam,her zaman olduğu gibi davetli olmadığım bir düğüne gittim.Sordum ve horon oynanacağı söylendi.Geç bir saatte horon oynanacaktı,hatta tulumcu da çağırılmıştı.Sabırsızlıkla bir kenarda o saati beklemeye koyuldum.Gençler her zamanki gibi ne kadar iyi dans edebildiklerini ıspatlama yarışına girdiler.Acaip acaip hareketler yapıyorlardı ;yerlerde sürünüyor,kıvranıyor,hoplayıp zıplıyorlardı.Orkestra denen çalgıcı grubu da bunlara ritim yetiştiriyordu.Bense aptal aptal bakınıyordum "ne yapıyordu bu insanlar?"

Bu arada ne olduysa,tamda horon vakti yaklaşmışken Tulumcu'yu darılttılar.Oda başını salonu terketti.Saat gece 11.00 gibi olmalı.Evet,Tulumcu gidiyordu ve ona gitme diyende olmadı.Benim için giden Tulumcunun ardından bakmak kabul edilebilir bir şey değildi.Kimse oralı olmayınca ben koştum giden tulumcunun ardından.

O hızlı adımlarla,dolu dolu küfürler savurark kendi kendine konuşarak Borçka köprüsüne doğru gidiyordu.Yetişdim ona tulumcu dayı nereye gidiyorsun dedim.Gidiyorum yiğen dedi.Burada yerimiz yok değer vermiyorlar bize,biz bunlara göre tololoyuz tololo,evet doğruydu bu tulumcuları gözden düşürmek için bir aşağlama ifadesi olarak tulumun sesini atfen "tololo" deniliyordu.Tulumculara birileri "tololo" desindi ama benim için tololo denen adamlar yeryüzünüz en değerli varlıklarıydı.

ONlar olmasa nasıl horon oynar nasıl dalardım,ninemin çocukken anlattığı maslalların,gizemli dünyasına.Nasıl geçebilirdim kendimden onlarsız.Keçi derisinden yapılma sanki tarihten ses veriyormuşçasına,gururla yeryüzüne melodi yayan,o nefesli çalgı kendimden geçiriyordu beni.Neyapıp yapıp tulumcu dayıyı gitmekten vazgeçirmeliydim.Geri dönmesini sağlayacak efsunlu sözleri ise bir türlü bulamıyordum.Dön dedim tulumu,horonu sevenlerde var,orda seni bekleyenlerde var,yok dedi artık bu iş bitti.Kimse horon oynamak istemiyor.

Olacak iş değil bırakacağım bu işi,o gece çalmadığı gibi birde tümden bırakmaktan bahsediyordu.Konuştukça batıyor hayallerim büsbütün çamura,Bulanıyordu.Ne desem para etmiyordu ve tulumcu dayı hızlı adımlarla arkasına dahi bakmadan aynı kızgınlıkla söylenerek,Köprüye doğru gidiyordu.Durdum artık yalvarmanın bir anlamı kalmamıştı bakakaldım tulumcunun arkasından,sanki onun gidişinin benden yırtıp kopardığı birşeyler vardı.

Sanki koca bir tarih giden tulumcunun peşinden gözden yitiyordu......
Ama geçtiğimiz yaz köyümüzde bir düğün oldu.Tulumlu,horonlu,köy yemeklerinin kazanlarla piştiği mermilerin havaya atıldığı,halayların çekildiği,yöresel sanatçının sazı ile beraber tür halk müziği ziyafeti çekmesi,bir ömre beleldi......


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
Yeni Sayfa 1
 Ä°leti baÅŸlığı: BU DA BENİM BORÇKAM...
İletiTarih: Per Ekm 05, 2006 6:28 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Pzr Tem 02, 2006 11:48 am
İleti: 1526
Konum: artvin
BU DA BENİM BORÇKAM...
Pek çok ilçe gördüm bu güne dek, gerçek ve kurmaca yasamlari olan ilçeler…bir kaçinda kendimi buldum…hele bir tanesi var ki…benim gözümde, ötekilerden ayriliyor…bambaska bir yer burasi…tüm asiligi ve asaletiyle BORÇKA.Sen neler atlattin…neler anlattin güzel BORÇKA…sen neler gördün neler geçirdin…Adeta kendimi bulurum ben bu ilçedee…her sey ya çok fazla ya da çok azdir burada...sanki hiç bir seyin ortasi yok gibi geliyor bana…benim hayatimda da her sey böyledir...ya çok fazladir…ya da çok az...belki de bu yüzden kendimi buluyorum bu ilçede…bu gizemde...bu alternatiflerin bol oldugu cennette…Büyük yerlesim yerleri madem yasanmasi zor yerlerdir…madem yeri geldiginde cambaz olmak gerekir bir yerlere tutunabilmek ve kendi mücadelemizi vermek için…o zaman biz bu zorluklara katlaniyorsak, bu ilçenin güzelliklerinden de faydalanmak en büyük hakkimiz degil mi?Bu ilçede, iyisiyle, kötüsüyle, zitliklariyla, her ne ise o…bir yasam enerjisi var…kendimi her sokaga attigimda, gözlerimle, kulaklarimla, tüm benligimle tanik olurum buna ben.Bu ilçedeki zitliklar belki de bir dengedir diye düsünüyorum…zitliklar arasindaki dengeyi kurmak Borçka’yı anlamaktir. Ilçeyi kendimize yasanilir kilmaktir..çünkü bu farkliliklar borçka’nin ruhunda vardir …igreti gibi görünen, aslinda uyumlu duruslardir.Bu ilçenin sessizligi bile bazen mutlu eder beni, adrenalin getirir, kan dolasimi mi hizlandirir, yasadigimi hissederim.Bu ilçe’nin zerafeti, insanin basini döndürecek kadar büyüleyici ve güzel…gelenekçilik ve modernizmi bir arada görebilirim…adeta geçmisle gelecegi birlestirip,tüm yasananlara taniklik eder…buram buram deniz kokar…mis gibi.Bu ilçe’nin öyküleri ve efsaneleri beni çok düsündürür ve eglendirir… ciha daginin asaleti,denizinin karsisinda oturup… kahvemi yudumlamak… bu mekanin yasanmisligi, sohbetimizin konusu olur. Ne büyük bir sans…Bu ilçenin yaslilari var umut ve huzur dagitan…bunlari yazarken bile çok heyecanlaniyor insan.Sanat , sanatçi ve zanaatçi dört kolla sarilmistir borçkaya. Sanata o kadar malzeme ve alternatif sunar ki, bu ilçe kendimizi ifade edememek ve üretici olamamak mümkün degildir,yeter ki miskinligimizi üstümüzden atalim borçkaya sokulup dinlenecegim, basimi gögsüne yaslayabilecegim, yasamin sikintilarini gögüsleyen bir cankurtarandir benim için…bu sehir uyuyani uyandirir…durani kosturur…susani konusturur…insani costurur…Bu ilçe’de öyle bir gizem var ki dillere destan…bu güzellikleri görmek isterseniz o kapiyi aralamaniz gerekir…sokakta yürürken basinizi kaldirip güzelliklerini yakalamaniz gerekir… anlarin gözlerinizle fotografini çekmelisiniz…eger bu ilçe’de ani yasar, yarini planlar ve dünü dünde birakirsaniz, o zaman kendinizi bu ilçe’nin içinde bulursunuz.Hadi bugün bir degisiklik yapin ve size sunulan bu güzelliklere birde farkli bir gözden bakin…atin kendinizi yasamin içine…hava soguk dikkat edin, aman kendinizi bu büyülü ilçe’ye kaptirip üsütmeyin...siki giyinin…hasta olmayin.saygilar


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Per Ekm 05, 2006 6:56 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Paylaşımlar için sağolun. Tek bir şey demek istiyorum. Düğünlerde silah olmasa daha güzel olacak sanki.

Karadeniz' de göremediğim tek yer olan Artvin' i ve Borçka' yı görmek şart oldu artık Cavit Bey...

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı: merhaba
İletiTarih: Per Ekm 05, 2006 7:18 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Pzr Tem 02, 2006 11:48 am
İleti: 1526
Konum: artvin
merhaba hülya hanım artık karadenizde bir eviniz olduğunu unutmayın tabıkı geleceksiniz hele bu yaz kesin beklıyoruz evet malesef sılah olmasa daha iyi tabı hiç bir yerde silah olmasın ama artık burdada bu olay çözülme aşamasın da tüm dilegimiz bu saygılar


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı: UNUTULAN LAZ EVLERİ
İletiTarih: Pzr Ekm 08, 2006 4:03 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Pzr Tem 02, 2006 11:48 am
İleti: 1526
Konum: artvin
Resim

Ev denildiÄŸi zaman içinde torunlar, baba ve dedenin birlikte yaÅŸadığı yuva akla gelir. YemyeÅŸil bahçeler içinde birer konaktır bunlar. Bahçeler ve bostanlar, yeryüzünde biz de varız diyen tüm sebze ve meyveleriyle, sayfiye evlerini rüyalar alemine sokar. Avlusunda serendesi, çesmesi, oçambresi, xalesi ile tam bir farlılık arz eder. Bir de Laz evlerinin en yakın dere ve ırmaklarına kurulu olan her evin veya sülalenin deÄŸirmenleri de olur. Bu yapı 20’nci yüzyılın ikinci yarısından sonra birden gözden düştü. Herkes eski Laz evlerini yıkıyor, yerine betonarme evler dikmeye çalışıyordu. Bir tarihin gözlerden kazınmasına ÅŸahit olmak varmış ve oldum. Her eski ev yerle bir ediliyor, sonra onunla hiç alakası olmayan, mimari hiçbir deÄŸer taşımayan yapılar kuruluyordu.

Köylerimize henüz araba yolları yapılmamıştı. Betonarme binaların; kumu, çakılı, çimentosu, kerestesi, kiremiti hep atlar ile taşınıyordu. Bu atları ilk defa bu kadar yakından gördüğümüz için yaşıtlarım ile bu atlarla çok ilgileniyorduk. Sağına ve soluna tahtadan yapılmış kutu ÅŸeklindeki küfeler ile bu hayvanlar Karadeniz’in dik yamaçlarına doÄŸru patika yollardan ağır yükleri taşırken, bizler peÅŸlerinden gitmekten çok hoÅŸlanıyorduk. Bir defasında ağır yükü ile diz üstü çöken ve can çekiÅŸmeye baÅŸlayan hayvanı seyretmiÅŸtim. Hayvan gözlerimin önünde öldü. Onu, yol kenarındaki küçük bahçeye gömdüler.

Evet insanlara bir şeyler olmuştu. Israrla eskiyi kazıyor ve yeni bir yapı olan betonarme ev için kendilerini yırtıyorlardı. Babalar, bazen de büyük erkek çocuklar da gurbette idiler. Eskiyi gözler önünden kazımak için insanlar birbirleriyle yarışıyorlardı. Biz de o sıra yeni evimizi yapıyorduk. Ama eskisini yıkamamıştık. Çünkü eski eve diğer amcalarımda ortak idiler. Ev yıkımları öyle çoktu ki; yıkımları seyretmek, orda bulunmak en büyük zevklerimizdi.

Eski evler, taş, ahşaptan değişik kompozisyonlar oluşturarak çok kuvvetli yapılar oluşturuyorlardı. Ev yapmak her toplumda olduğu gibi Lazlarda da sosyal yaşamda çok önemli yer tutar. Bir zamanların kültürünü yansıtan bu evleri yıkmak, büyük bir itina ile yapılırdı. Bu iş için gönüllü müfrezeler oluşmuştu. Zaten o sıralar imece usulü ile yardımlaşarak iş yapmak halk arasında çok yaygındı. Önce büyük bir itina ile enin damındaki kiremitleri elden ele yere indirirlerdi. Bu çalışmaya, yani toplu olarak çalışmaya Lazlar, Meci diyorlar. Elden ele kiremitler, yere inerken aynı zamanda bir kenara sanatkarane bir şekilde, bir duvar gibi dizilirdi. Sağlam kiremitler yığınlanırken yere düşen kiremitlerden tombala taşı yapardık. Tombala oyunu daire şeklinde yuvarlak hale getirilen kiremitler üst üste konarak, topla oynanan bir tür çocuk oyunuydu. Yıkım çalışmaları bütün hızı ile devam ederken çocuklar da kendi alemlerinde oyunlarına devam ederlerdi.

Çatıdan bütün kiremitleri indirdikten sonra, artık çatıdan bir şey düşmez diye inandıktan sonra büyük zevkimiz otrebiyi kaldırmaktı. Otrebi ocaklığın önüne konan kocaman yassı bir taştır. Büyüklerimizden öğrendiğim kadarı ile bu otrebi taşının altında altın para çıkardı. Bu parayı görmek hoşumuza giderdi. Otrebiyi büyük bir gayretle kaldırırlardı. Yıllarca yanan ateş ile taşın altındaki toprak bile kumlaşmış ve beyazlaşmış olurdu. Altındaki toprağı genelde çocuklara eşelettirirlerdi. Epeyce toprak eşelendikten sonra beyazımsı toprak, birbirine yapışık ve kolay dağılan topraklar çıkardı. Bu kolay kırılan, dağılan toprağın içinde bir altın para bulunurdu. Büyüklerden öğrenmiştim. Bu kolay kırılan ve dağılan toprak aslında kemikti. Yıllarca ateşe yakın toprağın altında buluna buluna bu hale geliyordu.

Çoğu zaman kendi kendime düşünmüşümdür. Bu kemiğin burada ne işi vardı? Otrebinin altında altın para çıkarsa o evin sahibi zengin Laz idi.

“Senin eskiler iyi idi, sen de aÅŸağı kalmazsın” dediklerinde evin sahibi bu tür iltifatlardan çok hoÅŸlanırdı. O takılmaları izler, konuÅŸulanları dinler ve anlamaya çalışırdım. Lazların nasıl ev yaptığını ta o zamandan beri büyük merak ile araÅŸtırmaya baÅŸlamıştım. AraÅŸtırdım. Çok güzel bilgiler edindim. Åžimdi bu uzun yıllar süren izlenim ve araÅŸtırmalarımı aktaracağım.

Öncelikle evin kurulacağı yere ocaklık açılmaya çalışılır; ocaklığı açmak için bir tören yapmak gerekir. Bunu için her Laz ailesi bütün imkanlarını ortaya koyar. Ailenin ekonomik durumuna göre bir xoci(öküz) alınırdı. Bu ilk tören için toplanan ahali ocaklığı açmaya başlar, arazi durumuna göre o yere ev yapılır, bina kurulur hale getirilirdi. Evin oturma yerini oluşturacak bölümün bir köşesini kazarak çukur açarlar. Bu çukurun yanına xociyi yatırırlar. Koca hayvan ayakları bağlanarak yere yatırılır ve başı tam çukurun üstüne konulurdu. Çukurun başında kesilir, yüzülür, parçalanır. Etinden büyük kazanlar ile etli pilavlar yapılır. Baş özel olarak pişirilir ve gelen kalabalık tarafından yenilir. O gün yapılan yemekleri tükeninceye kadar yemek gelenektendir. Kafa kemiği temizlenir, beyin oyuğuna az toprak konulur, bu oyuğa bir altın para yerleştirilir, beyin oyuğunun geri kalan boşluğu da toprakla beslenerek iyice sıvanır. Hayvanın kesildiği oyuk temizlenir, kafa oraya yerleştirilir ve üstü toprakla örtülerek iyice basılır. Gömülen kafanın üstündeki toprak iyice düzeltilir. Bu işlemin yapıldığı yere geniş büyük bir taş konulurdu. Bu taşın ismi otrebidir. Otrebi ocak taşı diye Türkçeye çevrilebilir.

O gün törene gelen erkekler ev kurulacak yeri kazmaya, düzeltmeye devam ederler. Bir kısım insanlar toprağı kazır. Diğer kısım insanlar da xamel ile toprağı çekerlerdi. Xamel denilen alet şöyledir; tahta parçasına uzun bir sap çakılır. Tahtanın her iki ucuna ipler bağlanır ve böylece xamel hazırlanmış olurdu. Bu kalasa, eşit kuvvette insanlar dayanır, bu arada bir kişi de dikey durumdaki tahtayı tutarak aleti yönetirdi. Buna xamelci diyorlar. Amaç toprağı silerek çekmek ve istenilen yere götürmektir. Tahtayı bu iş için süren xamelci: Arada xamelin üstüne çıkar, çekimi zorlandığı zaman veya xamel toprağa fazla dalış yaptığında yarım ayak inerek ağırlık vermez böylece bir ağırlığın olması toprağı daha iyi silmesini sağlar. Bir taraftan da kazma ile kazılan topraklar fazla zorlanmadan istenilen yere getirilmiş olur. Bu işlerde çalışmak ustalık ister, herkesi hamelde çalışmaya almazlardı. Bir ekip oluştururlardı. Bu işleri yapmak için daha önce bu işleri yapan insanlara kendini ispatlaman gereklidir. Ayrıca xamel çekmek çok zevkli bir iştir. Zamel çekilen yerde toprak çok düzgün olurdu. Ben bu alete ilkel Laz greyderi diyordum. Hayli işe yarayan ilkel bir alettir.

Evler her zaman iki bölüm halinde yapılırdı. Evin yarıdan aÅŸağısı kazınarak axir(hayvan barınağı) yapılırdı. Bu bölüm bir insan boyundan biraz daha fazla kazılarak oluÅŸturulurdu. Bu bölüm yapılırken genelde arazi meyilli olduÄŸu için pek fazla harfiyat yapmak gerekmiyordu. Bu tür ev yapmaya insanlar arazi durumundan ve tarıma olan bağımlılıktan yönelmiÅŸlerdir. Bu çalışmalar yapılırken kuvveti bir noktada yoÄŸunlaÅŸtırmak için “Helesa Yalesa Heya Mola e Berepe” diye çevreyi inletirlerdi. Bu gönüllü çalışmayı kadınlar yüksek bir yere çıkarak oradan hayranlıkları gizlemeden ara sıra erkeklerine tezahürat yaparlardı. Ayrıca bu toplanma yeri genç aşıklar için bir gösteri alanıydı. Delikanlı burada ne kadar güçlü olduÄŸunu göstermek için bütün hünerini kullanırdı. Nasıl çalışkan olduklarını gösterme peÅŸinde olurlardı. Kızlar da beÄŸendikleri delikanlıları büyük bir hayranlıkla izlemeye çalışırlardı. Çevredekiler de bunu sezerler ve tatlı tatlı takılmalar ile düğün ve niÅŸan gününü olduÄŸundan daha erkene almak için ellerinden geleni yaparlardı. Laz geleneklerinde toplanma ve eÄŸlenme büyük yer tutar. Oyun oynamayı seven bir topluluk olarak tanınırlar.

İki kat teras yapıldıktan sonra ocak yerine evin kurulacağı temeller kazılmaya baÅŸlanır. Temel saÄŸlam yapılırdı. Axir ise daha itina ile kara taÅŸla yapılırdı. Kara taÅŸlar; dere yakınlarında taÅŸ ocakları kurularak, oralarda kırılarak, çevrelere düzeltilerek taşınarak getirilirdi. Axir tamamen taÅŸtan yapılırdı. Evin axir bağı bittikten sonra ev artık ahÅŸap olarak yapımına devam edilirdi. Evin köşelerinde tahtalar, “kurt boÄŸazı” denilen bir yöntem ile birbirine geçirilerek kenetlendiriliyordu. Bu çok özel bir yöntemdi. Böyle yapılan bir evin yıkılması imkansızdı. Tahtalar enine bir burgu ile delinerek içine düzgün olarak hazırlanmış çubuklar sokulurdu. Böylece tahtalar birbirine baÄŸlanırdı. Ev yapımında bu tahta çivileri kullanmak Laz evlerinin en önemli özelliklerinden biriydi. Bu yöntemle yapılan evlerde metal çiviler kullanılmazdı. Böyle ev yapmada kullanılan yöntem tek deÄŸildi. Evin duvarlarına ahÅŸaptan gözenekler yapılıyor, yalıdan toplanan geniÅŸ büyük çakıl taÅŸlarını gözeneklere yerleÅŸecek ÅŸekilde yontarak ahÅŸap ve taşın çok güzel sentezi yapılıyordu. Bu yapı biçimi evleri nakış nakış örülmüş gibi bir baÅŸka gösteriyordu. Bir baÅŸka yapı biçimi: AhÅŸaptan üçgen ÅŸeklinde gözenekler yapılıyor ve bu gözeneklerin içi tuÄŸla ile örülüyordu. Bu yapı biçimi daha sonra sıvanarak eski özelliÄŸini kaybetti. Her ev kendi başına bir sanat eseri olmak zorundaydı. Çünkü her ev, yapıcısı usta ile yad edilir ve sahibi ile şöhrete ererdi. Evi yapan ve yaptıran el ele vererek bir ÅŸaheser ortaya çıkarırlardı. Bu yaptıkları ev ile hem usta, hem ev sahibi övünürdü.

Bu iÅŸin edebiyatı da yapılıyordu. Bir örnek verelim: Böyle güzel evlerin yapıldığı çaÄŸda, bir aile ev yaptırıyormuÅŸ; evin hanımı her gün ustalara lahana piÅŸirip getiriyormuÅŸ, ustalar her gün lahana yemekten usanmışlar, kadını takip ederek lahana tarlasına ve ona görünmeden tarlayı tahrip etmiÅŸler. Tarlada bir tane canlı lahana bırakmamışlar. Ertesi gün ustalar lahananın dışında bir yemek bekliyorlarmış. Ama olmamış, teyze yine yine lahana getirmiÅŸ., bu sefer de teyze bir ÅŸarkı tutturmuÅŸ. Teyze: “Yeyin uÅŸaklar yeyin. Bir düz bitti ise bir düz daha var”. Lazcası aynen şöyledir. “ Åžkomit e berepe ÅŸkomit, ar duzi diçoduna ar duzida kon, ÅŸkomit e berepe ÅŸkomit”. Teyzenin böyle ÅŸarkı tutturarak yine lahana getirdiÄŸini gören ustalar ÅŸaÅŸkına dönmüşler. Bu anlatımlar Lazları nüktedanlığından ortaya çıkmıştır. Yoksa gerçekte usta ile evi yaptıran arasında en küçük bir kırgınlık olmaz. Böyle bir ÅŸey olursa bunu Lazlar uÄŸursuzluk olarak sayarlar. Ustası memnun edilmeyen evi haÅŸarat basacağını anlatan bir sürü deyiÅŸ vardır.

Evin tavan bölgesine gelince tavanın tam ortasına, boydan boya ongure yerleştirilir. Bunun iri düzgün ağaçtan olmasına dikkat edilirdi. Bu ailenin ekonomik durumuna göre iri ve iyi ağaçtan yapılırdı. Ceviz ağacı olması tercih edilirdi. Ceviz belli zamanlarda kesip dinlendirmek gerekiyordu. Böyle yapılırsa daha çok dayanacağı deneyimlerden geçirilmişti. Evler bir bir yıkılırken bu ağaçların hiç çürümediğini bizzat görenlerdenim. Bu ağaçlara çivi çakılmadığı için yeni betonarme binaların cam çerçeveleri, kapı pencereleri ve döşemeleri yıkılan bu evlerin ahşabı ile yapılıyordu. Ongure dediğimiz bu ağaç evin tam otrebi taşının üstünden geçerdi. Yani bu ahşap kiriş tam ocağın üstünden evi boydan boya kaplardı. Bu ağaca bir zincir bağlanır ve tam otrebiye kadar uzatılırdı. Ucunda bir kanca olurdu. Bu kanca ile zincir kısaltılarak uzatılabiliyordu.

Ongureye takılan zincir ta ateşe kadar uzanması gerekiyordu. Bu zincirin Lazca ismi klemuri idi. Çatıya gelindiğinde önce tavanın döşemesi yapılırdı. Bu döşeme yapılırken evin iki baş tarafına direkler dikilir, çatının üst semer direği çakılırdı. Makas ağaçları denilen düzgün ağaçlar saçakları da ayarlayarak dikey olarak yerleştirilmeye başlanırdı. Dikey paralel olarak dizilen makas ağaçlarının üstüne reka denilen ve asıl kiremitin üzerine dizildiği çıtalar ölçülü olarak dizilirdi. Rekalar çakılırken kiremit boyuna ve kiremitin oyuklarına göre çakılmaya çalışılır. Bu çatı semerine eski Laz evlerinde içi ve çatı semerleri yaparak çeşitli şekiller vermişlerdir. Zamanla bu güzel sanat yok oldu. Şimdi çatılar tek yükselti ve saçaklardan oluşuyor. Bir an gelir ustalar çatı üstünde başına ve sonuna bir çıta çakarlar ve bu iki çıta arasına ip gererler. Ustalar bu zamanda bir garip çalışmaya başlarlar. Rekalar çakılıyor ama sanki ustalar boş yere çekici keseri vuruyorlar gibi gelir. Bir de vuruşlarını ahenkli yaparlar. Bu çalışma çok eğlenceli geçer. Evi yaptıran ev sahibi ipe bir kumaş asar. Komşular, dostlar da gelip kumaşlar asarlar. İp rengarenk kumaşlarla donanır. Hediyeler geldikçe coşar. Çalışma bir bayram havasına dönüşür. Tak taka, tak taka, tak taka sesleri ile çakılmaya devam eder. İş aslında durdurulmaz ve büyük bir çabuklukla devam eder. Kiremitlerde büyük bir çabukluk ile örtülür. Evin tepesine asılan kumaşlar ustalarındır. Onlara verilir. Bu davranış yine geleneklerdendir.

Çatı bittikten sonra iç donanıma geçilir. Tuvalet banyo yapılır. Bir de Lazlar kapalı bir toplum olduklarından her yatak odasında döşemelere bir kapak yapılır. Bu kapağın altında bir su aylağı ve suyun dışarıya atılması için atık su yolu vardır. Bu kamuflajlı banyoları yeni eşler kullanır. Evde büyüklerin yanında yıkanmak, bunu için gürültü yapmak büyük ayıp sayılır. Bundan dolayı yeni evlilerin eşleri ile rahat rahat yıkanmaları için bu yöntem bulunmuştur.

Dolaplar, kiler, kaşıklıklar, kazanlıklar, askılıklar ve daha birçok şeye gerekli olan envai çeşit donanımı yaparlar. Bu çalışmalar evi yaptıran adamın durumuna göre değişir. Eğer ekonomik durumu iyi ise iğneden ipliğe her şeyi yapılır. Ana kapı yapılır. Yine ana kapı üzerinde bir yarım kapı daha yapılır. Lazlar buna koğoporta derler. Bu işlem tamamlandıktan sonra ana kapı kapatılır.

Bu olaydan sonra evi yaptıran kiÅŸi yeni bir öküz, yani xoci getirir. Onu keser, yine etini ayarlar, etli pilavını yapar ve yemeÄŸi hazırlar. Kafayı piÅŸirirler. O gün bir şölen verilir. Yenilir içilir ve bütün etler tüketilir. Kafa da yenir, temizlenir, biraz yakılır ve temizlenerek boyanır. Kafa rengarenk hale gelir. Bu kafa ana kapını üstüne çakılır. Kapının tam üstüne kapıyı ortalayacak gibi, boynuzlar iki yana, yere paralel bir ÅŸekilde çakılı durması Lazların yine vazgeçemeyecekleri ev yapma usul ve geleneklerindendir. Artık evin törenle açılmasına geçmek gerekmektedir. Evi açmak geleneklere göre o topluluÄŸun en yaÅŸlısına düşerdi. Fakat genelde yaÅŸlı Lazlar ev açılışını evi yapan ustaya bırakırlardı. Bu, ustaya deÄŸer vermenin bir göstergesi idi. YaÅŸlı Lazlar dualarla evin açılışına eÅŸlik ederek topluma örnek olurlardı. Topluluk ise hep bir ağızdan dualarla “amin” diyerek açılışa eÅŸlik ederlerdi.

Bu ev yapımında öküzün, yani xocinin kesilmesi bir güç ifadesi idi. Hatta hayvanın gösterişli olması, kimsenin kesemeyeceği kadar büyük olması için bir anlamda Lazlar birbirleri ile yarışırlardı. Bu gelenek Lazların ekonomik yönden zayıflaması ve İslamiyeti kabulü ile yerini koça bıraktı. Bugün bu alışkanlıklardan pek bir şey kalmadı. Gelenekler maddi koşullar ile beraber, onların yanı sıra gevşeyerek zaman içinde etkinliğini kaybetti. Giderek tamamen ortadan kayboldular. Şimdilerde evinin yapımını bitirenler en sonunda bir koç kesiyorlar ve bunu adak geleneklerine göre eşe dosta dağıtıyorlar. Yalnız bir evi tamamlayan unsurlar da peşi sıra gereklidir. Birincisi ve ne önemlisi su ihtiyacını karşılayan çeşme kapıda olmalı. Bu evin şanıdır. Çeşmeler Laz kültüründe ayrı bir yazıda incelenecek kadar önemli bir yapıdır. Yine dışarıda dört direk üstüne yapılan meydan tuvaleti olurdu. Lazlar buna xale diyorlar. Bu önemli bir yapıdır. Pisliğin üstü kuru yaprak ve eğrelti otu ile örtülür, kokmaması sağlanır ve bu pislikler tarımda kullanılırdı. Bu meydan tuvaleti basit tahtadan yapılırdı. Evler modernize edilirken, çayın gelişinden sonra, tarım çay lehine tekelleşince xale de ortadan kalktı. Çeşmeler de ortadan kalktı.

Beton evler yapıldıktan sonra su mutfağın için alındı. Modern evlerde olduğu gibi evin içine girdi.

Evin en çok rüzgar alan cephesine, avluya karayemiÅŸ fidanı dikilir. KarayemiÅŸe “Laz kirazı” denir. Meyvesi yenir. Kışın yapraklarını dökmez, evi rüzgardan korur. Bir ev için çok önemlidir. Evi sert rüzgarlardan korur, sıcak tutar. Evler, eski evlerin yerine yapıldığı için eski evlerin avlusunda bulunan karayemiÅŸler kesilmediÄŸi için yeni evlerin avlularında da bulunmaktadır. Lazlar, karayemiÅŸe yani Laz kirazoba “m3u” derler. Evi esas gösteren avludur. Lazlar avluya evliya derler ama bu Lazca deÄŸildir. Avlunun asıl Lazcası kodadır. Koda ya da avlunun düzeni, güzelliÄŸi o ailenin asaletini gösterir. Bunun için avlunun düzenine çok önem verilirdi. Lazların yaÅŸadığı yerler genellikle engebelidir. Bu nedenle Lazlar genellikle merdiven yapımında ya da düzenlemesinde çok ileri idiler.

Yokuşları nakış nakış merdivenlerle işler. Çevre düzenlemesine önem verirler. Aslında bir evi de gösteren bunlardır. Bunu bildiklerinden mi, engebeli araziye sahip olduklarından mı, yoksa araziyi düzeltme duygularından mı olacak o pek birbirinden ayrılmaz; çünkü bir yandan da araziyi düzeltmek ve orayı yaşanır bir duruma getirmek zorundalar.

Çevresi otlarla kaplı olan evler iyi sayılmaz, temiz olmayan otlar, sarmaşıklarla kaplı evler Lazlarda virane, sahipleri ölmüş diye düşünülür. Böyle güzel bir evin önünden geçen Laz durur, düşünür, dua eder. Duayı önce evi yapan ustaya, yaptıran ev sahibine, soyuna sopuna dua ettikten sonra tanrıdan (Ğoromotişe) herkese böyle bir yuva nasip etmesi için yakarışta bulunur. Eski Lazlarda daha iyiye sahip olmak için toplumsal bir yarış vardı. Yaşlılar gençlere rehber ve yardımcı olurlardı. Toplu çalışma ve imece çok gelişmişti.

Tüm bunları anlatırken, oçaxaleyi de unutmamak gerekir. Oçaxale, çöplük anlamına gelmektedir. Laz evlerinin hemen hemen hepsinin bir cephesi açık çöplüktür. Bu olumsuz bir yapıdır. O zamanlar çevre kirlenmesi pek o kadar illeri olmadığı ve çöp ve atıklar bostan ve tarımda kullanıldığı için pek önemsenmiyordu. Bunu da zaman içinde yeni yapılar yaygınlaştıkça, kendilerine yakıştırmadıkları için kaldırdılar. Tuvalet çukurunu bile foseptik çukur haline getirmişlerdi. Bugün böyle bir şeyle karşılaşılırsa, böyle bir yapı görülse o evde oturan ilkel oçaxale kültürünü yaşayan insanlar olarak tanınırlar. Bu yapı sevimsiz bir durum arz eder.

Karaboğaz( Kurtboğazı) geçme tekniği ile yapılan bu evler, tahtalar yine ahşap çivilerle birbirine çakılarak yapılan bu yapılar depreme dayanıklı yapılardı. Bu yapıların bazen yöresel özellikler taşıyan çok katlı evler de yapılıyordu. Genelde bir bodrum kat, onun üstünde oturma yeri, yeni insanların yaşamlarını sürdürecekleri bölüm olurdu. Çatı ise bir depo olarak yapılırdı. Bu çatılar bir depo, bir ardiye veya otluk olarak kullanılırdı. Yeni yapılar yapılmaya başlanıldığı zaman bu oluklu kiremitler değişti, yassı ve ince oluklu, birbirlerine kenetlenen kiremitler tercih edildi. Çok az da olsa çatıyı kiremitle örtenlere de rastlanırdı. Evlerin bodrum katları birkaç bölüm olarak yapılırdı. Bodrumda yer kalmamışsa ek olarak yerler yapılırdı. Genelde bunlar evlere bitişik olarak yapılır ve üstü ahşap örtülür, otluk olarak kullanılırdı. Tarım için kullanılan tarım araç ve gereçleri de bu ek binalar altında saklanır ve korunurdu.

Evin oturma odasının arkasına jilemona denirdi. Jilemona da evin duvarına bitiÅŸik kışlık odunlar biriktirilir. Bu odun yığınına ç’arma derler. Ç’arma yani odun yığınlarının çok güzel olması gerekir. DaÄŸdan bu odunlar arka ile taşınır. Bunu gören diÄŸer komÅŸu Lazlar evin gelinine gıpta ile bakarlar. Aferin gelin hanıma derler. Oturma evin en teferruatlı yeridir. AteÅŸ orada yakılır. AteÅŸ yakıldı mı çevresinde oturulur ve sohbet edilirdi. Tavana asılan klemuri zincirin ucunda kazanlar asılı olur ve yemekler piÅŸirilir. Bir köşede evin erzaklarının bulunduÄŸu kiler, köşelerde gerekli olan bütün araç ve gereçlerin asıldığı ve takılı olduÄŸu aksesuarlar yer alırdı. Bu oturma kısmından diÄŸer odalara geçmeden önce selamlığa geçilirdi. Buradan diÄŸer odalara geçmek gerekiyordu. Salonlar genellikle az ışıklı ve loÅŸ olurdu.

Misafirler önce selamlıkta karşılanırdı. Sofaya alınmadan önce en yakın misafir odasına alınırdı. Sofaya açılan odalar genellikle misafir odalarıdır ve yatak odası olarak kullanılabiliyordu. Bazen bitişik yapılan tuvaletlere de rastlanmaktaydı. Böyle yapılmasının nedeni evi kötü kokulardan korumaktı.

Engebeli araziye yerleşen Lazlar, genelde evlerini yaparken, sağlam yamaçları ve bir de denizi gören yerleri tercih ederlerdi. Birbirine uzak ve dağınık bir şekilde evlerini inşa ederlerdi. Lazlar evlerini sahip oldukları arazinin tam ortasına yaparlardı. Uzun zaman denenmiş sağlam bölgelere ev yaparlardı. Bilinmeyen tehlikeli bölgeler tercih edilmezdi. Yapı bakımından köklü ve kendine özgü özelliği olan bir yapıya kavuşmuşlardı.

Bunda Lazların kıvrak zekasının çok önemi vardır. Bölge insanımız eskiden de yapı ustası olarak başka bölgelerde çalışırlardı. Yeni yapıyı da kısa zamanda öğrendiler. Diğer büyük şehirlerde müteahhitlik ve yapı ustalığında önemli başarılar kazandılar.

Yapıda ahşap kullanımı, yöresel bir yapı tarzıdır. Bölgenin ormanlık bölge olması, ahşabın kolay ve ucuz bulunması gelişmiş ahşap yapıya katkıda bulunmuştur. Doğu Karadeniz nemli bir atmosfere sahiptir ve ahşap kullanımını zorunlu kılmaktadır. Yapıcılıkta ahşap yöresel bir yapı tarzıdır.

Yapıcılıkta kullanılan bir yöntem de gözenek gözenek boşluklar bırakılmasıydı. Bu boşlukların içine uygun şekilde çakıl taşları yerleştirilir(göz doldurulması), böylece de değişik bir görüntü oluşturulurdu.

Bir baÅŸka yöntem, ahÅŸap çok daha geniÅŸ çapraz üçgen ÅŸeklindeki gözenekler bırakılması ÅŸeklindeydi. Bu gözenekler tuÄŸla ile içi örülerek duvar tamamlanıyordu. Bazen tuÄŸla yerine baÅŸka harç veya taÅŸ kullanılırdı. Bu, yapılara dışardan güzel bir görünüm verdiÄŸi için sıva yapılmazdı. Bu evler uzaktan rengarenk desenli gözükürdü. Daha sonra bu güzel duvarları sıvamak moda oldu. Evler eski görünümünü kaybetti. Bunun nedeni ilk defa aÄŸaların ve varlıklı aile evlerinin bu ÅŸekilde yapılmasıydı. Bu evlere “beyaz konak” gibi çarpıcı isimler de takılınca yeni yapılan konutlar ister istemez bu hale dönüştü. Ev yapımında kullanılan planlar genelde aydı idi. Bunu deÄŸiÅŸtirmeyi düşünmezlerdi. Çok gerekli olursa ÅŸartların zorlaması ile ancak deÄŸiÅŸtirirlerdi. Ortak kullandıkları büyükçe oturma odasının ve diÄŸer odaların geniÅŸliÄŸi, ailenin büyüklüğüne göre deÄŸiÅŸirdi.

Laz evlerinin diÄŸer bir bölümü evin hemen yanında bulunan serendeler’dir. Bu yapılar yine ahÅŸaptan dört direk üzerine inÅŸa edilirdi. Yitecekleri kurutmak ve korumak için dışardan hava alan, rutubet yapmayan direkler üzerine tek oda çatılarak inÅŸa edilen bir yapı idi. Bu yapı Lazların evlerinin avlusunda muhakkak olurdu. Kızı istenen bir aile evet demeden önce kızı isteyen ailenin evini gizlice bir vesile ile ziyaret ederek kapılarında serenderi var mı diye bakardı. EÄŸer kapılarında serende yok ise o isteÄŸe hayır cevabı verilirdi. Serendeler sosyal yaÅŸamda böylesine önemli olmalarının yanı sıra ekonomik hayatta da çok gerekli idiler.

Bu araştırmada adı geçen bazı deyim ve kelimelerin karşılıkları:

Meci-imece: Karşılığında ücret almadan toplu olarak yapılan işin adı.
Papuli: Dede.
Otrebi: Önünde ateş yakılan dikdörtgen prizması bir taş. Bu taşa ocaklık taşı da denir.
Xoci: Öküz.
Xameli: Toprak çekmeye yarayan saplı geniş tahta. Tam orta yerinden iple bir sırığa bağlıdır. Geniş tahtanın sapından tutarak iki yanına da basarak kalabalık insanlar ipin bağlı olduğu sırığı çekerler. İlkel bir greydere benzemektedir.
Axir: Hayvanların beslendiği evin altında bir bölüm. Bodrum.
Kurt Boğazı: Özel bir şekilde birbirine kenetlenen eski evlerdeki ahşap köşelere verilen isimdir.
Duzi-Zeni: Genelde dere kenarlarında kör duvarlar çekilerek oluşturulan tarla.
Sulama özelliği olduğu için sulu tarımda da kullanılırdı. Körduvar: Kara taşlar ile yapılan çimento kullanılmamış duvar anlamına gelir.
Ongure: Döşemelerin alt kalasları, kirişleri.
Klemuri):Kazan asılan ve yemek pişirmeye yarayan tavana asılmış zincir.
Reka: Kiremitleri tutan ince çıtalar.
Koboporta: Ana kapıda yapılan yarım kapı. Gündüz bu kapı açık olur.
KarayemiÅŸ-mbu: Buna ‘‘‘Laz Kirazı ‘‘‘ da denir. Yöreye has bir yemiÅŸ. Siyah salkımlar halinde oluÅŸur. ÇekirdeÄŸi olan bir yemiÅŸtir.
Avliya: Avlu.
Virane: Kimselerin oturmadığı ev. Uğursuz veya virane ev de denir.
Oç’axale: Lazların evlerinin bir cephesinde oluÅŸturdukları çöplük.
Koda: Avlu.
Oda: Evin içi, bölümlerinden her biri. K’odayı Türkçede pek kullanmayız . Ama “Oda” Türkçeye geçti. Kelimenin Türkçe olduÄŸu sanılmaktadır.
Göz dolması: Ahşap gözeneklerin taşlarla doldurulması şeklinde yapılan bir yapın türü.
Muskalı: Geniş üçgen şeklinde ahşap gözenekler bırakılarak yapılan yapılardır. Büyük muska şeklindeki boşlukların tuğla ile ya da daha başka bir şeyle doldurulması şeklinde yapılan duvar yapı tarzıdır.


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Pzr Ekm 08, 2006 4:44 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Per Eyl 14, 2006 8:26 pm
İleti: 44
Konum: Yalova
Gerçekten bilgilendirici makaleler.
Paylaşımlar için teşekkürler...

_________________
[font=Trebuchet]TüRKüLERLE GöMÜN BENi...[/font]


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Pzr Ekm 08, 2006 5:06 pm 
Site Admin

Kayıt: Cmt Oca 21, 2006 11:01 am
İleti: 3076
Konum: Türkiye
Samimi ve sıcak duygularını bizimle paylaştığın için teşekkür ederiz.
Silah bölümüne ben de katılamıyorum. Çünkü biliyorum ki elde olan bir silah, bir gün mutlaka kullanılacaktır.


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı: merhaba
İletiTarih: Pzr Ekm 08, 2006 5:56 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Pzr Tem 02, 2006 11:48 am
İleti: 1526
Konum: artvin
artık o sılahlar burda susma aşamasında tek dilegim o silahlar tüm dunyada sussa herkesin ortak düşüncesi bence..


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Pzr Ekm 08, 2006 6:04 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Pts Haz 19, 2006 8:27 pm
İleti: 470
Konum: Düzce
cavit kabakoğlu artvini şiir ve yazılarınla sunduğun için teşekkürler ,zevkle okuyorum ama açık söylim şiirlerin tamamını okuyamadım henüz fazla şiir var Blue_Colorz_PDT_12 silah konusunda size katılmıyorum ,silahsız bir dünya istemek sanırım hayalcilik olur ,kullanılıp kullanılmadığı değilde hangi amaçla neye karşı kullanılıyor bu önemli Blue_Colorz_PDT_19
sevgiler...

_________________
Gözlerinin Dokunduğu Her Mekan Memleketim...


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı: artvin kars
İletiTarih: Sal Ekm 10, 2006 6:21 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Pzr Tem 02, 2006 11:48 am
İleti: 1526
Konum: artvin
artvin kars....

Merhaba şimdi diyeceksiniz ki ne alaka içimden yazmak geldi ben de yazdım. Geçenlerde Ardahan- Kars ve Erzurumdaydım .Gençken muavinlik yaptığım yıllarım geldi aklıma. birde eski koşullar biz Artvinden çıkınca Kars'a 2 güne giderdik yolların kötü olmasından dolayı hep gecikirdik gideceğimiz yere. Muavinlik yapardım babama yolda taş topluya topluya giderdik ellerimden kan akardı taş toplamaktan .Kışları zincir sarmadan dolayı çok çekmiştim. Arabanın içinde soğuktan donardık ya gittiğimiz yerlerde nerde oteller o dönemde kaldığımız yerlere han derlerdi. Hanlarda uyurduk yattığımız yataklarda bitlerle savaşırdık. Her tarafımı yerlerdi. şimdiki zamanda ise yine bir kamyon yolculuğu ama bu seferki son model kamyon kliması, yatağı ile arabanın içi adeta 5 yıldızlı
otel. şartların değişimi zorluklarla mücadeleyi silmiş ve zevkli bir seyahat haline dönüştürmüş.
karanlık meşede durup döner yemeyi ve rakısını çok özlemiştim ya şimdi tahta evlerin içinde uymaya ne dersiniz
insanı sanki yeni dogmuş gibi hissetiriyor evet şimdi ne alaka bu yazının sitede diyenlere bir seferde tatilinizi denizde değilde bu tür yerlerde yapmanızı tavsiye ediyorum hadi varmısınız doğudan girip karadenizden çıkmayı hem şimdi yataklarda bit te yok her şey çok güzel


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Pzr Ekm 15, 2006 5:57 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Pzr Tem 02, 2006 11:48 am
İleti: 1526
Konum: artvin
Resim

Zamanı gelince tarlaya girerdik. Kazmayla mısır saplarını keserdik. Mısır saplarını taşırdık ve tarlanın yanında bulunan kuyumuza doldururduk. Onun üzerine yeşillikler atardık ki iyice çürümesi ve tarla için gübre olması için. Çürüyünce sepetlerle taşırdık ve tarlaya yayardık.

Ahır gübresini sepetlerle taşır ve tarlaya dökerdik. Fakat iki-üç metre mesafe ile dökerdik, tarlanın güçlenmesi ve iyice mısır, lahana ve diğer sebzeler vermesi için.

Belleme vaktinde, belleri alıp tarlayı bellemeye giderdik. Bu belleme iÅŸlerini, bazı zamanlarda evimizin insanları ile bazı zamanlarda da imecelerle yapardık. Bize yardıma gelen insanlara biz de yardıma giderdik. Bu iÅŸler bittikten sonra kazıma sırası gelirdi. Fakat guguk kuÅŸunun ötme zamanı gelinceye kadar kazımaya baÅŸlamazdık. Guguk kuÅŸu ötmeye baÅŸladığında kazıma zamanının geldiÄŸini bilirdik. Bazı zamanlarda, tarlayı kazırken guguk kuÅŸunun ötüşünü duyduÄŸumuzda, tarlayı kazıyan herkes hep birden: ” K'uk'u, k'uk'u, k'uk'uuuu... Tamam. Ne zamana kadar ötüyorsun! Görmüyor musun? Kazıyoruz iÅŸte.” derdik ve ona ÅŸakayla karşılık verirdik. Böyle çok ÅŸeyler, ÅŸakalar yapardık. Bütün kızlar birlikte ÅŸarkı söylerdik, atışırdık, konuÅŸurduk, gülüşürdük ve böylelikle bayram ve düğün ÅŸenliÄŸi havasında çalışırdık.

Kazıma esnasında bellere iki kişi aynı anda bastırırdık. Bununla ortaya şarkı temposu gibi uyumlu sesler çıkardı. Komşular da öte taraftan mutlulukla bize bakarlardı. Yine öte taraftan aheste aheste güzel sözler söylerlerdi. İşte o zamanların şenliği farklı olurdu. Kazıdıktan sonra yine geri dönerdik ve toprağı havalandırırdık, mısır iyi çıksın diye.

Bizden önce, bu işler yapılırken: yengeler, amcalar, anneler, kardeşler, çoluk-çoluk, hep birlikte çalışırlarmış. Bizim zamanlarımızda, yalnız kızlar ve kadınlar çalışıyorduk.

O eski zamanlara göre şimdi daha iyi zamanlardayız. O zamanlar fakirlik çoktu. Ama o zamanlar, bu işleri yapmak için daha iyi şenlikler yaparlarmış.

Genç kızlar ve delikanlılar birbirlerine âşık olduklarında evlenme izni verilmeyince birbirleriyle kaçarlardı. Onun için böyle yerler âşıklar için görüşme, sevdalık yapma yerleri imiş.

Âşıklar imecelerde birbirlerini görünceye dek, şarkılarla konuşurlarmış. Dünkü delikanlılar, sevgilisine şaka yapmak, hem de tanınmamak için kadın elbisesi giyer ve yazma örter ve karşılıklı şarkı söylerlermiş. Böylelikle birer birer şaka yaparlarmış. Sevdalı kızlar da, bazen de kaçarlarmış evlenmek için.

Tarlaları kazımayı bitirdikten sonra, tarla sahibinin ayağını tutarlarmış ve tarlaya taşırlarmış eğlenmek için. O zamanlar, anne ve babamın zamanları idi. Bizim zamanlarımızda böyle şeyler görmüş değiliz.

Bundan bir ay sonra tarlayı çapalardık. Ondan sonra mısır olurdu. Evde harmanlar yığardık. Mısır ayıklamak için imeceler yapardık. Bir akşama onun evinde, diğer akşam başkasının evinde. Böylece birlikte çalışırdık. Ondan sonra da mısır haşlardık, meyveler toplardık.

Harman bitince haÅŸlanmış mısırları, topladığımız meyveleri tepsilere doldurup yerdik. Sonra, mısırın saplarını inekler için keserdik. Bir zamanlar, böyle iÅŸler yapılırken birinin atı kaybolmuÅŸ. Biraz da safmış. KaybettiÄŸi hayvanın ne olduÄŸunu da bilmiyormuÅŸ. Eline bir tutam mısır yaprağı tutmuÅŸ ve şöyle demiÅŸ: “Bunu yer, bunu sıçar. Bir yerde gördünüz mü?”. Tarlayı kazıyanlar da gülerek şöyle cevap vermiÅŸler: “O belki de sırık kuyruklu, büyük baÅŸlı. Onun ismi attır.” Bu anlatımın hikâyesi de böyle imiÅŸ.

EÄŸrelti otlarını orakla biçerdik. BaÄŸ baÄŸ yapardık, alçak aÄŸaçlara sererdik ve kuruyana kadar bekletirdik. Onlar kırmızılaÅŸtıktan sonra yılanlar içine yatarlardı ve toplarken de çok korkardık, bizi zehirler diye. Onun için günümüzde de yılanları öldürüyorlar. Engerek veya diÄŸer yılanlar boÅŸuna insana saldırmaz. Böylelikle yılan korkusu günümüze kadar ulaÅŸtı. Hopa’mızda, o zamanlar o kadar çok yılan ve engerek vardı ki, tarlaların içine sopalarla girerdik.

Kurumuş yaprakları süpürmek için ormana ve başka yerlere giderdik. Büyük sepetleri sırtımıza yükleyerek ve elimizde tırmık tutarak tarlalara giderdik, ormanlara ve başka yerlere. Fakat süpürme gününde kalaş olmamalı. Çünkü o zaman çok sert olurlar ve süpürürken parçalanırlar. Biraz böyle yağmur havası olursa yumuşak olurlar ve sepete de iyi sığarlar. Sonra da, sepeti sırtımıza yüklerdik ve eve getirirdik.

Ahırlarımız vardı kuru yaprakları depolamaya, günde üç-dört kez ineğin altına sermek için.

Çok uzak tarlalara odun kesmek için giderdik. O zamanlar çay yoktu, fındık ta o kadar çok yoktu. Onun için yakındaki bütün tarlaları kazırdık, odun kestiğimiz yerler de uzakta kalmıştı. Bu işleri de yine imecelerle yapardık. Sonra da demir çivilerle odunları yarardık, aykırı hızarla el kavuşmayan gürgen ve başka ağaçları biçerdik.

Fındık toplardık, ayıklardık. Kümeler yapardık üzümden, mısır hurmasından, elmadan, armuttan, diğer meyvelerden. Pekmez de yapardık böyle meyvelerden. Ve bu şekilde yaşardık işte


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı: TULUM ŞİŞER HORON TUTUÅžUR
İletiTarih: Pzr Ekm 29, 2006 4:53 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Pzr Tem 02, 2006 11:48 am
İleti: 1526
Konum: artvin
TULUM ŞİŞER HORON TUTUŞUR..

Tulum şişer, sağ el üstte olacak şekilde eller tutulur, bir çember oluşur. Böylece horon tutuşmuş olur. Alanın genişliği oranında çok sayıda insan oyuna katılabilir. Katılan biri oyunu bozmayacak kadar horonu iyi bilmek zorundadır. Her horonda bir horonbaşı bulunur. Bu kişi oyunu çok iyi bilen, konuşmasıyla oyuna ahenk katan, liderlik özelliğine sahip biri olmalıdır. Horonun akışı, yönetimi, temposu, hangi figürün kaç kez tekrarlanacağı ve sonrasında hangi figüre geçileceğı tamamen bu kişi tarafından belirlenir. Horonbaşlarının kişiliği horonun da kişiliği olur. Tulumcu oyunun akışına göre tulum çalar. Tulumcuyu gayrete getirmek için onu öven, bazen de kızdırmak için onu yeren sözler söylenir. Horon sırasında horonbaşı dahil herkesin söyleyeceği sözler tulumun melodisine uygun olmak zorundadır. Horon sırasında konuşulmaz. Horonbaşı oyunu bozan birini dışarı atabilir. Bu, horondan atılan için hoş bir durum olmasa da çoğu zaman gurur meselesi yapılmaz.

Horoncular da oyunun ritmine uygun anlamlı ya da anlamsız sesler çıkarabilirler, horonbaşına, tulumcuya ya da dışardan birine sataşabilirler. Karşı tarafta aynı şekilde melodiye uygun olarak cevap verebilir. Bu da oyunların neşeli, keyifli ve ahenkli geçmesine yardımcı olur. Horon esnasında türküler söylenir. Bir grubun söylediği türküler bir başka grup tarafından tekrarlanır.

Karadeniz insanı doğaya, horon Karadeniz insanına, Karadeniz müziği ise biraz da horona göre biçimlenmiş. Son yıllarda Karadeniz'de ortaya çıkan dilde, kültürde, müzikte ve sosyal yaşamdaki dejenerasyon beraberinde nitelik arayışlarını da ortaya çıkarmış. Zuğaşi Berepe, Kazım Koyuncu, Birol Topaloğlu, Fuat Saka, Volkan Konak gibi sanatçılar genelde Karadeniz, özelde Laz kültürü üzerinde tarihsel gerçekliğe yakışan ürünler ortaya koymaya başlamışlardır. Bölgenin etno-kültürel değerlerini gün ışığına çıkarmaya çalışan dergiler çıkarılmaya, kitaplar yazılmaya başlandı. Sevindirici gelişmeler olmakla birlikte halk kültürüne sahip çıkılmadığı sürece kültürel değerlerin süreç içinde eriyeceği açıktır.


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı: Mustafa dayi ve horon
İletiTarih: Per Oca 11, 2007 6:35 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Pzr Tem 02, 2006 11:48 am
İleti: 1526
Konum: artvin
Mustafa dayi ve horon

Dügün alayi avluya dolunca evin kapilari sonuna kadar açildi.Ahsap duvarlari kararmis evin içine aydinlik doldu.Bir yandan tulum çaliyordu horoncular avlunun ortasina bir halka olusturmustu.Çoluk çocuk eve doldular.Kadinlardaki telas ancak imecelerde görülebilirdi.Üretime durmus gibiydiler.Kimi yemekle ilgileniyor kimi çocuklari avutuyor.Genc kizlar ise yan odada gelinle mesgulduler.Ocagin basina yasli kadinlar sira sira dizilmisler erkekleri sag tarafa almislardi.Kiz tarafi en bas köseye alinmisti.Erkek tarafi ev sahipligi yapiyor yer gösteriyor, ayakta duruyor, gerekeni yapyordu.

Mustafa Dayi heycan içinde izliyordu horonu. Son oglu evleniyordu.Takim elbiseleri giymis resmi dairelerde isi varmis gibi hazir ol vaziyetteydi.Uzun yillar köyün muhtarligini yapmis bir kisi olarak kazada resmi dairelerde sayisiz isi olurdu.Her zaman lacivert takim elbiseleri kravati üstünde olurdu.Dügünde de halk yabanci degildi görünümüne. Ciddiyetini takinmis halkla ilgileniyordu,yemekte yaslilari en bas köseye oturtmayi ihmal etmedi.Bir gözü gençlerdeydi.Kimin nasil davrandigina bakiyor, ortama hakim bir hali vardi.

Dügünler, laz kültürünün senlikleriydiler.Hiç bir yerde ifade edemedigimiz kültürümüz, dügünlerde yasatilirdi.Horonlarimiz eski bir ibadeti andirsada, delice vurulurdu.Mustafa Dayi gençliginde iyi bir horon ustasiydi.Horoncu basiydi ,komutu o verir, gidisati o belirlerdi.Uzun yillar babamlarin kusaginda aranan horoncuydu.Hala meraklilari o döneme ait ses kayitlarini saklar.Onun lazca konusmasi horonu lazca komutlarla vurdurmasi hala anilarimin en güzel köslerinde canlidir.

Dügün devam ederken hararetle konusulur, eskiler anlatilirdi.Mustafa Dayi sohbetin merkezinde olur etrafindakilere espirileriyle hükmederdi.Öykülerinde, agiz dolusu güldürürdü bizleri.Bu dügünde de ayniydi.Kazada resmi dairelerde islemleri nasil yürüttügünü anlatti. Bir resmi toplantida yaptigi konusmada partilerden gelen politikacilara “ ben Ankarada okumadim Dutxa üniversitesinden mezunum “ demisti. Bunu ancak Mustafa dayi söyleyebilirdi.O yanlizca ilk okula gitmisti ama yinede bir laz bilgesiydi.

Bir ara kapiya kadar gidiyor . Horoncularin yanina kadar uzaniyor. Nasil da horon vurmak geliyor içinden. Kendini tutamiyor eve zor atiyor kendini. Uzaklasiyor o ortamdan. Etrafindakiler farkinda olayin. Hacca gittisinden beri Horona durmamis daha ellisine varmadan hacca gitmek Mustafa Dayiya göre degildi.Bizde yetmise seksene kadar Horona durulurdu.O gündür bu gündür her dügünde alanlari terk eder olmustu.Bir süre kalabaliktan uzaklasip kendine gelmek istedi.Ceketini çikarip ahsap duvara canili civi ile asti.Odalarin arasindaki sahanliktaydi,bir iki çocuk disinda kimse yoktu.Yeni evlerindeydi. Sekiz on yil önce eski laz evi stilinde yaptirmisti bu ahsap binayi.Eski dolma tas ev yan tarafa salmisti.Sahanlik depo olarak kullaniliyordu.Eski dolma tas evin de sahanligi vardi.Mustafa dayi yillar önce tabanca yaptigi atölye olarak kullanirdi.Bir tahta tezgah ve sayisiz aletler egesi, körügü tam bir atölyeydi orasi.

Tabanca ustaligini hisimlarindan sahil köylerinden ögrenmisti.Yillarca tabanca yapmisti.Köyün ustalar yetistireniydi.Mezraya tasimisti bir ara atölyesini.Gizli atölyesinde çalisir evi geçindirirdi.Sonra durum rahatlayinca yine sahanliga tasinmisti.Papu ( Dede) sagdi o zamanlar. Bu isi birak derdi Papu. O birakmazdi silahi bir coçuk gibi severdi.Kus vuramazdi oysa.Silahi sevmesi onun kavgaci biri olduguna isaret degildi O uyumlu bir kisilikti, silah bir semboldu sadece.

Bir ara sahanliga girip çikanla dikkati dagilir. Birileriyle konusmaya dalar.Yanliz kalir sonra camdan disarisini izler. ‘Bu bayirlarda az kosturmadik’ der içinden.Az atmaca avlarina çikmadik.Bu topraklari terk edemedigini düsünür.Yanlizca Papu degildir onu buraya baglayan,kendi insanidir. Kendi kültürüdür.Sehirlere sismayan bir yapisi vardir Mustafa dayinin.Lazca konusmadan yapamaz.

Kapi açilir “Muhtar “ diye seslenir Osman amca. Yanina gelir tatli bir sohbete dalarlar.Osman amca farkindadir horondan kaçtiginin, aldirmaz bu kadar erken hacca gitmeyecektin diyemez.O da bilirdi Mustafa Dayinin vurdurdugu horonlari.Osman amca fazla durmaz. O orda kalir.

Köyün yoluna dalar gözleri, yilan gibi kivrila kivrila köyün tepelerini asa asa gelir araba yolu.Bu yol için köylülerle az mücadele etmemisti.Kimisi toprak vermezdi , köyün yolu için.Yolsuz kalmaya raziydi.Mustafa Dayi herkesi tek tek ikna etmisti.Köylünün dilinden anlardi.Yanlizca resmi dairelere karsi dik kafaliydi.Ricasiz konusur bazi seyleri dayatirdi.Telefonun köye gelmesine kadar sürer mücadeleleri.Sonunda Heva Xalaya “ Dutxe Parisi ( Paris) diyu” dedirtmistir.Mustafa dayi, bu köyde ne varki biz kopamiyoruz diye geçirdi içinden.Bütün aile sehre göçtü, her aile sehre insan veriyor bu köyde ne var diye söylendi içinden.

Dügünde Mustafa dayinin yoklugu hissedilir hemen. Içerden çagirirlar,cami kapatir, içeri dalar.Gençler horonu birakip dinlenirlerken yanlarina gider.Her birinde kendini bulur.Az once “ Mustafa Dayi “ diye horona çagrildiginda gözleri dolmustu.Bu yasinda horona duramazdi.Haciydi artik horonda tulumda , gençliginde kalmisti.Gençleri sevecen bakislarla süzdü, yasitlarinin arasina girdi.

Evin ortasinda sekiz on yaslarindaki erkek çocuklar tulum sesi olmadan horon vuruyorlardi.’Yeni horoncular bunlarin arasindan yetisecek ‘ dedi Mustafa dayi.Horonumuz kesintiye ugramayacak. Mustafa dayi inanci ugruna horona duramasada yüregi her horonu görüste , tutusacak. Tulum sesinde gençlisini, dinamikligini bulacak. Bunu bilmek beni sakinlestiriyor, tutuculuk karsisindaki sabirsizligimi azaltiyor.Yinede Mustafa Dayinin gençligi bellegimde iz birakiyor.Gersekligi oradaydi.Bu günü ise kendine yabanci boguyor dogalligini.Onu ikiye bölen sürece karsi hiddetlendigimi hissediyorum.Kendimiz olabilsek topragimizda tutuculuk dokunamaz bile.


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Per Oca 11, 2007 10:24 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Cavit Bey sohbetiniz kadar güzel bu yazılar için teşekkürler...

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Cum Oca 12, 2007 7:04 pm 

Kayıt: Cmt Eyl 23, 2006 5:36 am
İleti: 575
Konum: Adana
Yazılarınız çok güzel. Elinize sağlık.


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 20 ileti ]  Sayfaya git 1, 2  Sonraki

Tüm zamanlar UTC


 Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi deÄŸiÅŸtiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz

Git: