Sistem saati: Pzr Tem 20, 2008 4:38 am

Tüm zamanlar UTC





Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 41 ileti ]  Sayfaya git 1, 2, 3  Sonraki
Yazar Mesaj
 Ä°leti baÅŸlığı: Efsaneler
İletiTarih: Pzr Åžub 05, 2006 12:31 am 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Efsaneler Hakkında

Tarihin ilk dönemlerinden itibaren ortaya çıkan, inandırıcılık özelliği olan, kutsal, gerçek, ve olağanüstü unsurları barındıran kısa halk anlatıları şeklinde tanımlayabileceğimiz efsaneler, bağlı oldukları toplulukların en önemli kültürel varlıklarından birini oluştururlar.

İnsanlar var oldukları andan itibaren dış dünyayı ve doğayı tanımak, ondan faydalanmak çabası içinde olmuşlar, yaşamlarını devam ettirirken karşılaştıkları sorunları ise kendilerine göre geliştirdikleri bir düşünce sistemine göre yorumlamışlardır. Dışa karşı üstünlük sağlamak isteyen insan düşüncesi, kendisini etkileyen olaylar karşısında bir takım kavramlar geliştirmiş, bu kavramları belli biçimlerde harekete geçirerek, sözlü gelenekte yaşayan anlatım türlerini meydana getirmiştir.

Bu grup içerisinde sayabileceğimiz efsane türü, tarih ve inanç öğelerinin yanı sıra geleneksel motifleri de içinde barındırması açsından halk kültürü ürünleri arasında önemli bir yere sahiptir. Efsanelerin konuları, geçen zamanla birlikte toplumda görülen değişikliklere paralel olarak farklılaşmış, genişleyerek çeşitlilik kazanmıştır.

Genel olarak bütün toplumlarda ilkel efsaneler; tanrıların, evrenin, insanların yaradılış ve ortaya çıkışlarının yanı sıra, ilk günahı, ölümün kökenini, tufanı, tanrıların insanları nasıl cezalandırdıklarını, avcılığın ve hayvancılığın başlangıcını, yeryüzünün ilk çiftini, ilk ailesini, âdet, kurum, törenlerin, teknik bilgilerin kökenlerini konu edinmektedirler.

Tarih öncesi dönemlerde ortaya çıkan efsaneler, insanın yaşaması için gerekli olan temel bilgilerin, değerlerin tanırlar ve kahramanlar tarafından insanlara verildiğini işler. Efsaneler âdet, kurum ve törenlerin ortaya çıkış nedenlerini konu edindikleri gibi bu âdet, kurum ve rintlerin kutsallığını, kutsal sayılan ilk zamanlara bağlayarak, gelenekseli destekleyip güçlendirirler.

Efsanelerdeki temel amaçlardan birisi de toplumsal değerlerin yaşatılmaya çalışılmasıdır. Bu değerler, daha çok örnek tipler aracılığıyla devam ettirilirler. Bu bakımdan toplum hayatına olumlu davranışları ile etkili olan hatta toplumlara yön veren tiplerin davranış ve hareketleri, efsanelere konu olabilir. Özellikle İslâmi içerikle şekillenen Türk efsanelerinde toplumsal değerleri öne çıkartan ve insanlara örnek olsun diye seçilen tiplere rastlamamız mümkündür.

İlkel efsaneler insanın yaşaması için gerekli olan temel bilgilerin, teknik ve değerlerin tanrılar tarafından insanlara nasıl öğretildiği konusunu işlerlerken, bu konu zamanla toplumdaki inanç sistemlerini de içine alarak genişlemiş, toplum hayatına yön veren kişilerin davranışları, masal konuları, efsaneleri etkilemiş ve bu şekilde geniş bir yelpaze oluşmuştur.

Bunlardan başka konuları masallarla ortak olan efsaneler de vardır. Bazı efsaneler ise artık inanış konusu olma niteliğini yitirme aşamasındadır. "Eskiden böyle inanırlarmış, güya böyle olmuş" gibi açıklamalar, bu çeşit söylentilerin eskiden inanma konusu olduğunu belirler. İnanılır olma özelliğini yitiren efsaneler, gittikçe masal türüne yaklaşırlar.

Efsane türü 19. yy'ın başlarından itibaren Avrupa'da ilgi görmeye başlamıştır. J. Ludwig Grimm ve VVilhelm Grimm'in 1816-1818 yıllarında yayınladıkları iki ciltlik Deutsche Sagen efsane konusunda yapılan ilk çalışmalardan biridir. Türkiye'de cumhuriyetten sonra üzerinde durulmaya başlanan efsane konusunda, birçok derleme çalışmasının yanı sıra bilimsel çalışmalar da yapılmıştır.
Türklerin Anadolu'ya gelmeden önce bağlı bulundukları inanç sistemlerinin izleri efsanelerde bütün canlılığıyla yaşamaktadır. Ak-kara çatışması, kötü ruhlar, mitolojik hayvanlar, sihir ve büyü, yağmur duası, ağaç, ateş, su, taş-kaya, toprak, dağ-tepe, kesik baş kültü, at, av, geyik, ışık, kartal, kurt, mağara motifleri ile destan motifleri (savaş, kızların bahadır olması), şekil değiştirme, her türlü etkiye rağmen silinmemiş, bazen olduğu gibi kalmış, bazen de değişikliklere uğrayarak yaşamış ve günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir.


Halkın çaresizliklerini, umutlarını, özlemlerini, dünya görüşünü, bütün öteki türlerden daha belirgin biçimde dile getiren efsaneler, halk kültürünü oluşturan önemli ürünlerdendir. Bu efsaneler anlatıldıkları müddetçe içlerinde barındırdıkları unsurlarla kültür varlığımızın koruyucuları olacaklardır.


Yrd.Doç.D r. Refıye Şenesen
Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Görevlisi.







Çayda Çıra Efsanesi


Resim


Elazığ halkoyunlarının incisi çayda çıra oyunu elde tabaklar ve tabaklara konan mumlarla karanlık bir mekânda başlanarak oynanır. Elazığ'ın ulusal ve uluslararası tanıtımında büyük rolü ve adeta simgesi olan bu halkoyununun doğuşu hakkında üç farklı efsane anlatılır.


1-

Orta Asya'dan göçler sırasında bir Türk boyu, Harput yöresine gelerek yerleşir. Boy beyinin oğlu Harput sakinlerinden başka bir boy beyinin kızına âşık olur. Birbirlerine yabancıdırlar. İki kabilenin toprakları arasından bir dere akmaktadır. Âşıklar geceleri, çıra (meşale) ile birbirlerine sevgilerini anlatmaya çalışır ve gizliden gizliye buluşurlar. Derken görücüler gönderilir ve kız istenir. İki boy arasında dostluk kurulması amacıyla kız verilir. Düğün hazırlıkları yapılır. Kırk gün, kırk gece düğün yapılarak yenilip içilir. Düğün alayı gelini alıp dönerken, atı ürken gelin derenin coşkun sularına düşerek kaybolur. Bütün aramalara rağmen, gelini bulamazlar. Zavallı damat adayı, aramaya gece gündüz devam eder ve ararken ağıtlar yakar.


2-

İkinci efsane Fırat’ın azgın sularının aktığı bir yerde geçer. Nehrin iki yakasına yerleÅŸen iki OÄŸuz boyundan iki genç, birbirlerini delice severler. Kız geceleri ışık yakarak oÄŸlana yol gösterir. Böylece ışığı takip eden genç girdaba kapılmadan yüzerek karşı kıyıya çıkar. Bu gizli buluÅŸmayı fark eden kızın babası bir gece kızının yaktığı ışığı söndürür. Suyun ortasında kalan genç yolunu bulamaz, girdaba kapılarak boÄŸulur. Kız, oÄŸlanın kıyıya çıkmadığını görünce o da kendisini sulara atar. Nehrin her iki yakasındaki köylüler meÅŸaleler yakarak suda kaybolan gençleri ararlar, ama bir türlü bulamazlar. Bu hazin olayın sonucunda çayda çıra oyununun doÄŸmuÅŸ olduÄŸunu söyleyen araÅŸtırmacılar, figürlerin bir arama motifi olduÄŸundan bahsederler. Bu konuda merhum Fikret MEMİŞOÄžLU bir yazısında Orta Asya Türkleri'nin çıra yakma geleneÄŸinin Harput'ta korunup yaÅŸatıldığını söyler.
Bugün Elazığ'da güvey ve gelinin misafirlerin huzuruna çıkartılması ve güvey gezdirilmesi geleneğinin yerine getirilmesi esnasında bu oyun oynanmaktadır.


3-

Uluovayı ortadan ayıran Harıngit çayının kıyısında kurulu bir köyde düğün vardır. Bu köyün ileri gelenlerinden birinin oğlu evlenmektedir. Yenilir, içilir, günlerce eğlenilir. Artık düğünün son gecesidir. Eğlence olanca coşkusu ve güzelliği ile devam etmektedir. Aniden ay tutulur. Bu olay pek hayra yorumlanmaz. Düğüne katılanlar bunu uğursuzluk olarak yorumlarlar. Davetliler tedirgin olur. Düğünün neşesi kaçar, coşkusu donar. Damadın annesi Pembe Hatun bu duruma çok üzülür. Ne kadar mum varsa köyde toplatır, tabaklara dizer ve orada bulunanların ellerine tutuşturur. Kendisi de başa geçerek mumların ışığında oynamaya başlar. Çalgıcılar hemen bu oyuna uygun bir müzik bulurlar. Davetliler coşar, eğlence devam eder. Böylece çayda çıra oyunu ve melodisi ortaya çıkar.


Çayda çıra yanıyor
Humar göz uyanıyor
Fitil çifte yara bir
Yürek mi dayanıyor.

Çayda çıra geline
Kına yakın eline
Nazar değmesin sakın
Has behçenin gülüne.

Çayda çıra yakarım
Yar yoluna bakarım
Bir yüz görümlüğüne
Beşibirlik takarım

Çayda çıralarım var
Gizli yaralarım var
Eller al yeÅŸil giymiÅŸ
Benim karalarım var.

Çayda çıra yanıyor
Engeller uyanıyor
Çözme tabip yaramı
Alkana bulanıyor

Çayda çıra yüz çıra
Yanıyor sıra sıra
Yarim keklik ben ÅŸahin
Everim ardı sıra.

Çayda çıra yanıyor
Ay tutulmuş sanıyor
Yavaş yürü usul bas
Engeller uyanıyor.

Çayda çıralar yakın
Çıkın yoluna bakın
Hak nazardan saklasın
Nazar değmesin sakın

Çayda çıralar yine
Yandılar döne döne
Bahtılı çıra seni ayda
Yılda bir güne


Kaynaklar:

-http://www.elazighaber.gen.tr/

-Harput Efsaneleri (Meftune GÜLER)

ELESKAV - Elazığ Eğitim, Sanat, Kültür, Araştırma Tanıtma ve Hizmet Vakfı
No: 1907

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
Yeni Sayfa 1
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Cmt Åžub 18, 2006 7:18 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Asuman ile Zeycan - ERZİNCAN


Erzincan'da Kaleli Bey'le kethüdası DerviÅŸ Ahmed'in çocukları olmaz. Bey'in bu durumdan yakınması üzerine kethüda, “Çıkıp dolaÅŸalım belki aÄŸzı dualı bir derviÅŸe rastlarız, derdimize çare bulur”der. Birlikte yola düşerler. Yaylada rastladıkları bir derviÅŸe içlerini açarlar DerviÅŸ onlara birer elma verir. Elmanın yarısını kendilerinin yemesini, yarısını da karılarına yedirmelerini söyler. "Kimin kızı olursa, öbürünün oÄŸluna versin" diyerek ortadan kaybolur.

İkisi de denileni yapar. Beyin bir kızı, kethüdanın bir oğlu olur. Çocuklar birlikte büyüyerek, okul çağına erişir. İkisinin de henuz adı konmamıştır. Bir gün Bey'le kethüdanın yaylada rastladıkları derviş gelerek oğlana Asuman, kıza Zeycan adını verir.

Bir rastlantı sonucu annesinden, Asuman'ın kardeşi değil nişanlısı olduğunu öğrenen Zeycan ona yakınlık duymaya başlar. Asuman'da Zeycan'ı sevmektedir. Onların bu tutkularını bilen bir kadın, durumu beye bildirir. Bey öfkelenerek kethüdayı ve oğlunu konaktan kovar.

Asuman babasını göndererek Zeycan'ı istetir. Bey önce kabul eder ancak karısı razı olmaz. Bunun üzerine olumsuz yanıt verirler. Bir gece iki genç düşlerinde ak sakallı bir derviş görür onun elinden "Aşık Badesi" içerler. Her ikisi de şiir söylemeye başlar. Bu düş üzerine duygularını birbirlerine şöyle anlatırlar.


Asuman:
İstemem tabibi peymane buldum
Çaresiz dertlere düştüm ne dersin?
Hakkın himmetiyle ummane daldım
Bahar seli gibi çoştum ne dersin?

Zeycan:
Dün gece seyrimde oldum divane
Varlığım kırkların yoludur yolu
Eli bağlı durdum Ande "divan"ına
Sundular bir kadeh doludur dolu


Tüm çabalarına karşın sevdiğine kavuşamayan Asuman, sonunda gurbete çıkar. Giderken mendilini Zeycan'a vererek, vedalaşır. Zeycan'da anmalık olarak yüzüğünü ona verir.

Kaleli Bey kızını da alıp yaylaya çıkmıştır Asuman'ın yolu buraya düşer. Tanınmamak için bir çobanla giysilerini deÄŸiÅŸtirir Bey onun kızıyla aşıklık sınavına girmesini ister. Asuman, kaybedenin öbürüne kul olması koÅŸuluyla kabul eder. Karşılıklı söyleÅŸirler, sonunda Zeycan yenilir. Ancak bey kızı vermemekte kararlıdır. Asuman tekrar yollara düşer. Bey olanları anlatıp kendisini karalamasından korktuÄŸundan Asumanı öldürtmek ister. Adamlarına onu öldürüp, kanlı gömleÄŸini getirmelerini buyurur Adamlar Asumanı yakalar. Asuman son bir kez Zeycan'ı görmek için yalvarır. Adamlar kabul eder. Asuman yüzüğü gösterip kendini tanıtır. Zeycan adamlara yalvararak sevdiÄŸinin canını kurtarır, beye de kanlı bir gömlek götürürler. Asuman yine yollara düşer. Bir daÄŸ başında tipiye tutulur ve kendini kurtarması için tanrı'ya yakarır. İmdadına yetiÅŸen derviÅŸ onu kurtarır ve isteÄŸi üzerine Asumanı Basra'ya ulaÅŸtırır. Asuman burada Afyoncu Dede'nin kahvesine yerleÅŸir ve ÅŸiirler söyler. Ünü çevreye yayılınca herkes kahveye gelmeye baÅŸlar. Bundan hoÅŸlanmayan diÄŸer kahve sahipleri, bir kocakarıdan Asumanı yoketmesini ¬ister. Kadın Asumanı bahçesindeki kuyuya atar. Burada söylediÄŸi ÅŸiirlerle yardım dileyen derviÅŸ Asuman’ı derviÅŸ kurtarır.

Asuman DerviÅŸ'e, sevdiÄŸinden haber getirmesi için yalvarır. DerviÅŸ gelip Zeycan'ı görür ve Zeycan sevdiÄŸinden aldığı mendile gül dokuyarak derviÅŸle gönderir. Anmağını gören Asuman'ın özzlemi dayanılmaz olur ve derviÅŸten kendisini Zeycana kavuÅŸturmasını ister. Birlikte Erzincan'a gelirler. Bu sırada Zeycan'ın düğünü yapılmaktadır. Zeycan, aşık olarak konaÄŸa giren Asuman’dan yardım ister. Asuman başından geçenleri valiye anlatır. Vali Timurpençeden Kaleli beyi öldürmesini ister. Asuman buna engel olur. DerviÅŸin atının bastığı taprağı babasına götürünce kethüdanın gözleri açılır. Beyle anlaÅŸmazlıklarını unutarak tekrar kardeÅŸ olurlar.

Asuman ile Zeycan ise yedi gün yedi gece süren bir düğünle evlenir ve yaşamlarının sonuna kadar mutlu
yaÅŸarlar.



Kaynak:

http://www.erzincan.gov.tr/halkedebiyati.htm

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Per Mar 02, 2006 2:49 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Yediyaman Efsanesi

Resim

Resim:Ahmet Güneştekin


'' Resimlerinde Anadolu efsanelerini çiziyordu. Bir gün Coşkun Aral'ın "Haberci" programının sanat yönetmeni olarak bu efsanelerin peşinden dolaşmaya başladı. Gittiği yerlere kendi resmini ve sanat anlayışını taşıdı.

Şimdi artık kendi kurguladığı bir belgeselin düşünü gerçekleştiriyor. Anadolu efsanelerinin gerçeküstü kahramanlarını hem kendi tuvaline yansıtıyor hem de yöre sanatçılarıyla birlikte o resmi kumaşlara, taşlara, bakırlara, halılara işliyor. Güneşin izinde uzun bir yolculuğa çıkıyor. ''



Komagene Kralı 1. Antiochus, Nemrut Dağı'nın en yüksek tepesine bir tapınak yapmaya karar verir. Kendini en güçlü tanrılarla bir tutup onlarla aynı kategoriye sokmak için Komagene topraklarının en yüksek dağı olan Nemrut'u seçer. Burada ölümsüzleşebileceğine ve tanrıların yükseklerde yeryüzüne daha çok hakim olacabileceğini düşünüp, büyük uğraşlar sonunda tapınağın yerini belirler. Bu tapınağın kendisi için aynı zamanda bir anıt mezar olarak olarak tasarlanmasını emreder. Bu arada görkemli anıt mezarın yeni bir dinin temelini atacağını düşünür.

Tapınağın inşaası için yüzlerce heykeltıraş ve binlerce köle görev alır. Tapınağı yapacak olan mimar ve heykeltıraşlar bu anıtın bitiminin çok uzun yıllar alabileceğini ve inşaasının çok zor şartlarda gerçekleşebileceğini söylerler. Baş mimarlar buranın yılda en fazla üç ay çalışmaya elverişli olabileceğini de eklerler. Çünkü diğer aylarda hava soğukluğu kimi zaman -30 dereceyi bile geçmektedir. Çalışacak kölelerin bu şartlar altında çok çabuk ölebileceğini, heykeltıraşların soğuktan ellerinin donabileceğini hatta onların taşı oymak için kullandıkları metal keskilerin ellerine yapışabileceğini anlatırlar. Aynı zamanda heykel ve anıtlar için yukarıya hiçbir taşın taşınamayacağını, bu iş için ancak dağın zirvesinin oyula oyula şekillenip, malzemenin tamamen buradaki taşlardan olacağını rapor ederler.
Komagene Kralı Antiochus, şartların daha fazla zorlanıp tapınağın yapımına bir an önce başlanmasını emreder.

Ve tapınağın yapımı başlar. Tapınakta tasvir edilecek her tanrı için bir usta heykeltıraş ve en az 10-15 yardımcıyla işe koyulunur.

Komagene Kralı Antiochus, heykelinin yapımı için o bölgenin en önemli heykeltıraşlarından, aynı zamanda putperestliğin en güçlü inananlarından biri olan Sorgon'u görevlendirir.

Sorgon'un yedi tane oğlu vardır. Sorgun, çok acımasız, sabit fikirli, kralına ve inancına oldukça bağlı, diktatör ruhlu, sevgi ve şefkatten uzak, zalim, otoriter bir baba olarak bilinir. Yanında oğulları dışında kimseyi çalıştırmaz. En zor işleri bile oğullarına yaptırır. En tehlikeli işleri ölebileceklerini bile umursamadan onlara verir. Sorgon kendi ailesi içinde kurduğu küçük krallığıyla kendini adeta tanrılaştırmış, evinin her tarafını taptığı tanrıların heykelleriyel süsleyip, en ihtişamlı yere de kendi heykelini yaptırmıştır. Çocuklarına zorla bu heykellere tapınıp itaat etmelerini ve kendisini ailenin baş tanrısı olarak görmelerini emreder. Oğulları bu zulüm ve acımasızlıklara yıllarca korku içinde itaat ederler. Fakat bir türlü cesaretlerini toplayıp babalarının bu zulmüne başkaldıramazlar.

Yedi oğlundan en küçük olanı Henun diğer kardeşlerine nazaran daha cesur ve daha isyankardır. Arasıra abilerine bu anlamsızlıklara karşı başkaldırmaları gerektiğini söylese de buna cesaret edemezler.

Tapınağın inşaası başlar, daha ilk ayında yüzlerce köle ve heykeltıraş asistandan kimi yıkılan kayaların altında kalarak kimi de güçsüz düşerek ölmeye başlar. Baş mimarlar, Antiochus'a rapor verirken daha büyük kayıpların olacağını söylerler ama o buna aldırmaz. Tapınağın yapımı için hiçbir bahaneyi kabul etmeyeceğini bildirir. Sorgon, oğullarıyla birlikte Antiochus heykelini büyük bir istek ve keyifle yapmaya devam eder. Oğullarının soğuğa ve dev kayaların ağırlığına dayanacak güçleri kalmamıştır. Kardeşler her akşam iş bitişinde bir araya toplanıp bu zulmün, özellikle baba zulmünün bitmesi için dileklerde bulunurlar. Tanrının gökyüzünde olabileceğini düşünüp gökyüzüne doğru kollarını açıp yalvarırlar. Gökyüzündeki tanrının onları görebilmesi için de yedi tane mum yakarlar. Yedi kardeşin en küçüğü ve en cesuru olan Henun, her gün kardeşlerini cesaretlendirip, babalarına ve bu anlamsız inanışa karşı ayaklanıp, güçlerini birlikte kullanmalarını önerir. Kardeşler, çektikleri bu zulme karşı dayanacak güç ve takatlarının kalmadığına kanaat getirirler ve kardeşleri Henun'un çağrısına uymaya karar verirler.

Cesaretlenen yedi kardeş planlar yapmaya başlar. Henun planını açıklar: "Yakında bu yılın çalışma sezonu bitecek ve evlerimize döneceğiz. Babamız bütün cesaretini ve gücünü bu putlardan alıyor. Eğer biz bu putları parçalayıp birliğimizi gösterirsek, otoritesinin bozulduğunu ve hiç bir gücünün kalmadığını görecek, bize uyguladığı zulme son verecektir.

Çünkü, onun inanıp tanrılaştırdığı bu putların bize bir karşılık veremediğini ve kendilerini bile koruyamadığına şahit olursa babamız bütün gücünü kaybeder."

Kardeşler planlarını yaparlar ve kısa bir süre sonra evlerine dönerler. Babaları evde olmadığı bir sırada heykellerin dizildiği büyük odaya girip en başta kendi babaları olan Sorgon'un heykelini parçalarlar ve daha sonra bütün heykelleri... Kardeşler bu yaptıklarının büyük bir zafer olduğunu, bu gücü de gökyüzünde bulunan ve onlara ışık saçan tanrılarına borçlu olduklarını düşünürler. Tanrılarının onlara verdiği bu güç için evin giriş avlusuna yedi tane mum yakarlar.

Zalim baba Sorgon, eve geldiğinde evin avlusunda yanan yedi mum dikkatini çeker. Hepsini tekmeleyip, mumları söndürürürken bağırıp çağırmaya başlar. O hışımla eve girer ve evin her tarafında parçalanmış heykel parçalarını görünce sinirden deliye döner. Oğullarının bunu yapacağını düşünüp her tarafta onları arar, fakat onlar evi çoktan terketmiştir.

Yedi kardeş günlerce saklanırlar. Sorgon oğullarını bulamayacağını anlayınca bir plan yapmaya karar verir. Onlara ulaşabilecek akraba ve oğullarının arkadaşlarına; oğullarını affettiğini, onların haklı olduklarını, kendisini bir gaflet uykusundan uyandırdıklarını, putlar parçalandıktan sonra huzur bulduğunu söyleyip, eve geri dönmelerini ister. Yedi kardeş bir süre sonra ikna olup evlerine dönerler. Babaları onları affettiğini, onları haklı bulduğunu söyleyip sinsi planını sürdürür. Oğullarının acıkmış olabileceğini düşünüp onlar için en güzel yemekleri hazırlattığını ve şereflerine bir ziyafet verdiğini söyleyip sofraya davet eder.

Sofraya oturan yedi kardeş yemekleri yemeğe başlarlar. Sorgon yemeklere en güçlü zehirleri katmıştır. Yemekleri yiyen yedi kardeş anında ölürler. Sorgon'un bu zulmü kısa sürede her yerde duyulur. Ölen bu yedi kardeşe halk "Yedi Yaman" adını verir, anılarına her yıl yedi mum yakıp anmaya başlarlar. Zaman içinde "Yedi Yaman" Adıyaman olarak o şehre isim olmuştur.

Bugün şehrin güneyinde YEDİKARDEŞ diye bilinen ve yedi mezarın bulunduğu yer, halk arasında halen kutsal sayılmakta ve adaklar adanıp, mum yakılmaktadır.



Kaynaklar:

Ressam Ahmet Güneştekin
ve
http://www.truvafolklor.com

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Per Mar 02, 2006 4:05 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Balıklı Göl Efsanesi // Şanlıurfa

Resim


Bir zamanlar bu şehirde zalim bir hükümdar yaşarmış. Yaptığı bu zalimliklerle kendinden geçen Nemrut gün gelmiş kendisini Tanrı zannetmeye başlamış ve büyük tapınaklar yaptırıp içine de kendi heykellerini koydurmuş. Halkına da baskı yaparak kendisine Tanrı diye tapmalarını istemiş.

Bir gece Zalim Nemrut uykusunda korkunç bir kâbus görmüş. Kan ter içinde fırlamış yatağından. Hemen sarayın bütün kâhinlerini ve büyücülerini çağırtmış ve rüyasını anlatmış onlara. Nemrut'un rüyasını dinleyen kâhinlerin ileri gelenleri şöyle yorumlamış Nemrut'un rüyasını: "Efendim, krallığınızda dünyaya gelecek bir çocuk sizin tahtınızı ve saltanatınızı yıkacak, ülkeniz üzerindeki hâkimiyetinize son verecek."

Sarayındaki danışmanlarına çok güvenen Nemrut korku içinde kaskatı kesilmiş. Panik halinde nasıl önlemler alabileceklerini sormuş onlara. Sarayın baş kâhini atılmış öne hemen; "Değerli efendim" demiş, "Eğer bu sene krallığınızda doğacak bütün erkek çocuklarını öldürtürseniz, erkekler ve kadınların da bu yıl boyunca birbirlerine yakınlaşmalarını yasaklarsanız ve aksine yapan herkesi asarsanız bu sorunu da çözersiniz" .

Nemrut kâhinlerin önerisiyle doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesi emrini vermiş. Ülkesinde yaşayan her on aileye bir gözlemci düşecek şekilde kuralların uygulanıp uygulanmadığını izlemeye başlamış. Sadece başdanışmanı Azer'e çok güvendiği için onun ve ailesinin başına gözlemci koymaya gerek duymamış.

Böylece şehirde bir yıl sürecek dehşet ve zulüm dönemi başlamış. Nemrut bu bir yıl süresince on binlerce çocuğu öldürtmüş, aileleri darmadağın etmiş. Bütün ülke Nemrut'un bu büyük zulmü altında inim inim inliyormuş. Bir yılın sonunda Nemrut yine bütün danışmanlarını etrafına toplamış. Müneccimleri ona demişler ki "Hükümdarım maalesef aldığımız tedbirler yeterli olmadı. Sizi ve tahtınızı yok edecek çocuk yarın gece ana rahmine düşecek."

Nemrut kâhinlerinin bu sözleri üzerine daha da büyük bir paniğe kapılmış. Ve hemen şehirdeki bütün erkeklerin toparlanıp şehir dışına çıkarılmasını ve iki gün boyunca da şehre girmelerinin yasaklanmalarını emretmiş. Nemrut şehri dolaşırken aniden krallık mührünü sarayında unuttuğunu farketmiş. Hemen en güvenilir adamı Azer'i göndermiş saraya mührünü alıp kendisine getirmesi için. Azer, saraya gidip mührü almış. Geri dönerken aklına karısı gelmiş. Evine varınca nefsine hakim olamamış ve karısıyla birlikte olmuş. Ve böylece Zalim Nemrut'u yok edecek olan Hz.İbrahim ana rahmine düşmüş.

Kâhinler sabaha doğru Nemrut'a onu korkudan tir tir titreten haberi vermişler. "Efendimiz maalesef aldığımız tüm önlemlere rağmen o çocuk bu gece ana rahmine düştü" Nemrut sinirden küplere binmiş ve ülkesinde bu yıl doğacak bütün erkek çocuklarının öldürülmesin emretmiş. O gece Azer'den hamile kalan karısı bu durumu kocasından saklıyor, kendisini şişmanlamış gösteriyormuş. Doğum vakti yaklaşınca da bugünkü Urfa Kalesinin kuzeyinde bulunan küçük bir mağaraya gitmiş ve tek başına doğurmuş çocuğunu.

Çocuğunun öldürüleceği korkusuyla onu iyice sarıp sarmalayıp mağaranın en dibine gizlemiş. Her gün bir defa onu emzirmeye geliyormuş mağaraya. Gelemediği günlerde açlıktan ve soğuktan oğlunun ölmüş olabileceğini düşünüp ağlıyormuş ama her seferinde telaşla gittiği mağarada küçük çocuğu sağ salim görünce mutluluktan uçuyormuş. Mağarayı kendilerine korunak olarak kullanan ceylanlar bu küçük çocuğu kendi sütleriyle besliyorlarmış.

Aradan 15 ay geçmiş ama Hz.İbrahim 15 yaşında bir delikanlı gibi görünüyormuş Günlerden bir gün kralın askerleri şehrin hemen yamacındaki dağa avlanmaya çıkmışlar. Dağda dolaşırken ceylanların arasındaki İbrahim'i görmüşler. Hemen yakalayıp saraya getirmişler. Nemrut, ceylan sütüyle beslenmiş 15 yaşındaki genç, gürbüz ve güzel bir delikanlı olan İbrahim'i hemen yanına almaya karar vermiş. Böylece genç İbrahim sarayda yaşamaya başlamış ve burada Nemrut'un bir diğer evlatlığı genç Zeliha ile tanışıp dost olmuş. İbrahim sarayda geçirdiği günlerde kendisini evlatlık alan Nemrut'un halka yaptığı zulümlerden ve putlara tapınmasından dolayı kızmaya başlamış. Bir gün bu düşüncelerini arkadaşı Zeliha ile paylaşmış ve ona taştan yapılmış bu putlara tapınmanın anlamsızlığını anlatmış.

İbrahim bir gün tapınağın boş olduğu bir saatte eline bir balta almış ve tapınaktaki bütün putları tek tek kırmaya başlamış. Hepsini kırdıktan sonra elindeki baltayı da tapınağın başköşesine yerleştirmiş ve Nemrut'a benzeyen en büyük heykelin omzuna asmış. Nemrut olanları duyunca sinirden çılgına dönmüş ve derhal bunu yapanın bulunmasını emretmiş.

Kısa bir araştırmanın ardından İbrahim Nemrut'un huzuruna çıkarılmış. Nemrut "Sen mi yaptın" diye sorunca, son derece sakin bir şekilde cevap vermiş "Hepinizin gördüğü gibi balta en büyük heykelin omzunda duruyor. Yapsa yapsa o yapmıştır." Demiş. Nemrut Hz.İbrahim'in bu cevabı üzerine daha da sinirlenmiş, "Olur mu böyle saçmalık. O cansız bir taş parçası. Nasıl eline bir balta alıp da böyle bir şey yapabilir ki?" Hz. İbrahim de gülümseyerek cevap vermiş Nemrut'a ."İşte benim de anlatmak istediğim buydu. Siz kendi elinizle yaptığınız bu taş parçalarına nasıl olur da taparsınız ve onlardan adalet, huzur, bereket beklersiniz? Bu taşlar gerçekten Tanrı olsalardı kendilerini koruyabilirlerdi"

Bu cevaba çok sinirlenen Nemrut hemen İbrahim'in yakalanıp ateşe atılmasını emretmiş.
Nemrut, kalenin kuzeyinde kalan dağın tepesindeki iki büyük sütunu mancınık olarak kullanıp, Hz.İbrahim'i buradan ateşe atmaya karar vermiş. Tam bu esnada Allah : "Ey ateş, serinlik ve esenlik ol" diye buyurmuş. Hz. İbrahim ateşin üzerine düşer düşmez ateşin yerinde berrak küçük bir göl oluşuvermiş. Allah'ın emri ile hazırlanan o devasa ateş bir göle; ateş için toplanan odunlar da balıklara dönüşmüşler. Odunlar biraz yanmış oldukları için balıkların sırtında kara lekeler oluşmuş. Varlığına inandığı ve sürekli onu aradığı için Allah, Hz.İbrahim'e "Halilim" yani dostum demiş. Bu göle de bu yüzden "Halilurrahman Gölü" denmiş.

Zeliha'nın döktüğü gözyaşlarından oluşan göle ise "Zeliha'nın gözyaşları" anlamına gelen "Ayn-ı Zeliha Gölü" ismi verilmiş.

Nemrut bütün bu olanlar karışsında daha da sinirlenmiş. Ve Allah'ı inkâra devam etmiş. Allah da ona bir kanadı sakat sivrisinek göndermiş. Bu sivrisinek bir gece Nemrut yatarken kulağından içeri girmiş ve beynine kadar gitmiş. Günler geçmiş ve Nemrut bu sinekten dolayı kafasında büyük ağrılar hissetmeye başlamış. Ülkesindeki bütün büyücüleri ve hekimleri derdine derman bulsunlar diye çağırtmış. Ancak hiçbiri Nemrut'a yardım edememiş. Nemrut, ağrıları biraz olsun azaltabilmek için kendi hazırlattığı özel tahta bir tokmakla kafasına vuruyormuş her gün. Ağrı arttıkça tokmakla vuruşlarının şiddetini de arttırmış. Sonunda tokmağın acısına dayanamamış ve kafası parçalanarak can vermiş.



Kaynaklar:

http://www.yde.yildiz.edu.tr/uddo/belge ... asi-01.htm
http://www.gezgin.com/?t=uye&yazi=221

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Çar Mar 08, 2006 11:37 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
ADANA YÖRESİ EFSANELERİ


KaracoÄŸlan Efsanesi:

Asıl adı Hasan'mış. Daha bir yaşına basmadan anadan öksüz kalmış. Beş yaşına varmadan da babası Kara İlyas, Kozan derebeyi tarafından askere alınmış. Bir daha da dönmemiş. Böylece küçük Hasan ortalıkta kalakalmış ! Anasının "Karaca" diye sevip doyamadığı Hasan'a köyden Serdengeçti Osman Ağa sahip çıkmış. Ona babalık etmiş, büyütmüş. Yaşı on sekize gelince de, köyde kimi kimsesi olmayan dilsiz bir kızla evlendirmek istemiş. Karacoğlan, bu dilsiz kızla evlenmek istememiş. Ama bu düşüncesini çok sert bir adam olan babalığı Osman Ağa'ya da söyleyememiş. Çareyi köyden kaçmakta bulmuş. Düğün hazırlıkları yapılırken köyden kaçmış. Karacoğlan dağlar, tepeler aşmış, nereye gittiğini bilmeden durmadan yürümüş...

YaÅŸar Kemal’den:

“Yola Çıkarken bütün obası başına birikmiÅŸti. Gitme demiÅŸlerdi. Gurbet elin kahrı zehirden acıdır. Aşıkta olsan gitme. Başında kavak yelleri gelir geçer Obamızı bırakma gitme demiÅŸlerdi. Ama dinlememiÅŸti. Yareni yoldaşı, sazının sözünün üstüne yok, bırakma bizi demiÅŸlerdi fakat onu yolundan döndürememiÅŸlerdi… Uçsuz bucaksız ovanın ortasına dikilmiÅŸ ÅŸimdi bunları düşünüyordu. Kim bilir ne zamandan beri böyle dimdik, kımıldamadan duruyordu. Derken ÅŸafağın ucu görünmüştü. DaÄŸlar tepeler aydınlandı. KuÅŸlar ötmeye baÅŸladı. Yürüdü. Yürümekten baÅŸka bir ÅŸey düşünmüyordu. Gençti. YüreÄŸinde bir top ışık, bir ateÅŸ harmanı, çiçek açmış bir bahar dalı.
Yürüyordu. Gün öğle oldu...”

KaracaoÄŸlan Yorgunluktan yürüyemez duruma gelince, ulu bir çam aÄŸacının altına oturmuÅŸ. Daha oturur oturmaz da uyumuÅŸ. Uykusunda ak sakallı bir dede, KaracoÄŸlan'a dolu bir tas uzatmış: - İç ÅŸunu, iç ki, yorgunluÄŸun ve dargınlığın son bulsun. Dilin bülbül, gönlün ÅŸen olsun, demiÅŸ. KaracoÄŸlan, tası başına dikip içince kendine gelmiÅŸ. YorgunluÄŸu üstünden gidivermiÅŸ. İçinin çalıp söylemek isteÄŸiyle coÅŸtuÄŸunu görmüş. Sazını eline alıp yeniden yollara düşmüş... Bir gün KaracaoÄŸlan AladaÄŸlar'da bir Türkmen obasına konuk olmuÅŸ. Çalıp söylemiÅŸ. Oba halkı KaracoÄŸlan'ı çok sevmiÅŸ: - Âşık, hiç üzülme, demiÅŸler. Burasını kendi oban gibi bil, burada kal, obamız ÅŸenlensin ! KaracoÄŸlan obada kalmış. KaracaoÄŸlan’ın etrafı halka halka olmuÅŸtu. Kalabalıktan bir yaÅŸlı, “ÅŸu aşık iki söylese de dinlesek” dedi… Åžimdi yalnız bir ses, sanki daÄŸlar taÅŸlar, ovalar yankılanıyordu. Obada kim varsa hasta yatalak, çoluk çocuk halkaya katılmak için adeta çadırlarından fırlıyorlardı. Halka büyüdü, büyüdü… DaÄŸlardan çobanlar sürüsünü bırakıp geldi. DaÄŸlardan kurtlar, kuÅŸlar geldi. Halka dondu kaldı… Sonra birdenbire saz durdu. Türkü durdu. Türkü bir zaman kayalarda, ovada yankılandı, kaldı. Aşık başı önünde kalktı, yürüdü. Onun geldiÄŸini gören halka usuldan aralandı. O çıktı… ” Dünyadaki bütün yaratığı aÄŸacı, kuÅŸu, böceÄŸi, insanı, her ÅŸeyi. Her ÅŸeyi en derin sevgisiyle kucaklardı. İliklerine kadar aÅŸkı duyardı dünyanın her ÅŸeyine. YaÄŸmuruna, kışına sıcağına, soÄŸuÄŸuna boranına…

Dünyanın en küçük, en duyarsız ÅŸeyine bile kocaman açılmış çocuk gözleriyle hayretle bakardı. Türküsü, sesi, bir coÅŸma, bir kendinden geçmeydi. Dünyaya karşı… Günler gelip geçerken, KaracoÄŸlan obabaşı Boran Bey'in biricik kızı Elif’e âşık olmuÅŸ. Boran Bey de babalığı Osman AÄŸa gibi sert bir adammış. Derdini içine gömmüş, gizlice obayı terk etmiÅŸ... DaÄŸları aÅŸa aÅŸa, günlerden bir gün Karaman iline gelmiÅŸ. Orada da Boran Bey'in obasıyla karşılaÅŸmasın mı ? Hem ÅŸaşırmış, hem sevinmiÅŸ. Elif de aylardır KaracoÄŸlan'ın özlemiyle yanıp tutuÅŸuyormuÅŸ... Bir gece gizlice buluÅŸup obadan kaçmışlar. Uzaklarda, çok uzaklarda, bir obaya, obanın beyi TuÄŸrul Bey'e sığınmışlar. TuÄŸrul Bey, obalılar, çok iyi karşılamışlar bunları. Artık KaracoÄŸlan'la Elif orada kalmışlar. TuÄŸrul Bey, dillere destan bir düğün yaptırarak onları evlendirmiÅŸ. KaracoÄŸlan obalılara saz çalıyor, Elif de ev iÅŸleriyle uÄŸraşıyor, mutluluk içinde geçinip gidiyorlarmış. O yörede Köse Veli derler bir adam varmış. Elif ’e tutulup âşık olmuÅŸ. Bir gece KaracoÄŸlan yokken, çadıra girivermiÅŸ, Elife saldırmış. Ne yapsın Elifcik? Bir duyan olmasın, rezil olmayalım diyerek sesini çıkaramamış... ...Fakat bu sırada KaracaoÄŸlan Ceritlerin düğününde saz çalmaktadır. Birden sazın teli kırılır. Åžaşırır. AyaÄŸa kalkar. Rüzgar gibi yola düşer. Birgünlük yolu gözaçıp kapayıncaya kadar geçer. Çadırına geldiÄŸi zaman Halil’i Elif’le yatağında uyurken bulur. Üstlerine abayı örter.

Abayı gören Elif KaracaoÄŸlan’ın gideceÄŸini, bir daha dönmemek üzere gideceÄŸini anlar. Olan olmuÅŸtur. Elif olan biteni annesine anlatır. Anası Halil’i öldürür. Halil’in ölüm haberi Bey’e gider. Bey KaracaoÄŸlan’ın başına gelenlere üzülür. Onun aranıp bulunmasını ister. Bey’in adamları ve Deli Hüseyin günlerce obaları, daÄŸları taÅŸları ararlar. KaracaoÄŸlan’ı bulamazlar. Aradan yıllar geçer. KaracaoÄŸlan’dan bir haber çıkmaz. Bir haber geliyor, Antep ilinde saz çalıyor. Bir haber geliyor, Erzurum yaylasında Akkoyunlular içinde. Bir haber geliyor, Arabistan’a geçmiÅŸ. Hama’da saz çalarken görülmüş. Bey nereden bir haber duyarsa, atlılar oraya uçuyorlardı. Ama nafile. Gittikleri yerlerde sadece KaracaoÄŸlan’ın türkülerini duyabiliyorlardı. Bey, Elif’e KaracaoÄŸlan’ı buldurmadan ölürsem gözüm açık gider demiÅŸti ama bulduramadan da ölmüştü. Elife gelince, o da, o günden sonra kara çadırından hiç dışarı çıkmamış. "Er geç gerçeÄŸi öğrenecek, bana dönecek!" umuduyla KaracoÄŸlan'ın yolunu gözlemiÅŸ. Bir zamanlar obanın en güzel gelini olan Elifcik de yaÅŸlanmış, artık obanın Elif Ana'sı olmuÅŸ... Aradan yıllar geçmiÅŸ, Elif yaÅŸlanmış. Bir gün KaracaoÄŸlan her ÅŸeyin aslını öğrenmiÅŸ. Elif’i bulmak için yola çıkmış. Aramış, araÅŸtırmış, bulamamış. Sonra bir gün ona bir mezarlığı göstermiÅŸler.

Ayakta zor durabilen KaracoÄŸlan:
- Nerede? diye sormuÅŸ, Elif nerede ?
Kalabalık donup kalmış, kimseden ses çıkmamış.
- Yoksa öldü mü ?
Yaşlılardan biri mezarlığı göstermiş:
- iÅŸte orada !
Gençlerin yardımıyla Karacoğlan mezarlığa varmış. Yeni bir dut fidanı dikilen Elifin mezarının başına oturmuş. Sazını göğsüne bastırarak söylemeye başlamış:
"Şu yalan dünyaya geldim geleli,
Tas tas içtim ağuları sağ iken.
Kahpe felek vermez benim muradım,
Viran oldum mor sümbüllü bağ iken...''
Sonra sazını dut fidanına asmış:
- Bu saz burada kıyamete kadar kalacak, demiş, oraya yığılıp kalmış...

Obalılar, Karacoğlan'ı Elifin yattığı tepenin karşısına gömmüşler. Derler ki, her yıl ilkbaharda, o tepenin üstünde biri yeşil, biri mavi iki ışık yükselir, gökyüzünde birleşir. Karacaoğlan'la Elifin sevgileridir bunlar...

Saza gelince, o saz da yıllarca orada asılı kalmış. Çürümüş, yenisini yapıp asmışlar. Dut ağacı yaşlanmış, yıkılmış, Yeni bir dut fidanı dikmişler. Yüzyıllardır, yel estikçe Karacaoğlan'ın sazı kendi kendine ötüp durmuş...



Kaynak: Ahmet Güneştekin



BİR FEKE EFSANESİ

Kartal Kayası Efsanesi

Feke İlçesinin Akoluk ve Esirmek Köylerinin arasındaki Büyük Hokka Dağı denilen yerde Kartal Kayası denilen bir yer vardır.Orada eski yıllarda kartallar yaşarmış.Çok yaşlı olan bu kartalların ayakları yarılırmış.İşte bundan dolayı ayaklarına oradaki çamlardan , sedir ağaçlarından ve ardıçlardan sakız alıp yapıştırırlarmış.

Yine o zamanlar dağlarda yaşayan sırtı tüylü insanlar varmış. Kartalların ağzına ökenmek için onlarda sakız yapıştırırlarmış. Sakız yapıştırırken tüyleri tutuşup yanmış ve ölmüşler. Kartallar bu insanların ölüsünü kaldırmak için toplanmışlar. Kartallar Bozbıyık denilen kartal gelmeden ölüyü kaldıramazlarmış. İki gün sonra Bozbıyık kartal gelmiş. Bu kartalların hepsi Allah tarafından tüylerini çırpıp dökmüşler ve hepsi adam olmuşlar. Ölüyü uzak bir mezarlığa götürüp orada gömmüşler. Ölüyü mezara gömdükten sonra kartallar yuvalarına çekilmişler. Halen o büyük kayada kartallar yaşar ve orası Kartal Kayası diye anılır. Ayrıca esas ismi Gö Öküzü Mezarlığı olan bu yer bugün bir ziyaret yeridir.


Ağıza ökenmek: Söylenilenleri alay edercesine söylemek veya hareketleri aynen tekrar etmek.



BİR KOZAN EFSANESİ

Battal Gazi Zindanı:

Kozan İlçesi'ne gidip Kozan kalesi'ne çıktığınızda kale kapısından içeri girerken hemen sol kolunuzun üzerinde bir mahzen görürsünüz.Derinliği sekiz metre genişliği onbeş metre civarında olan üzerinden ve altından su sızan,itina ile örülmüş bir mahzendir.Bu mahzenin özelliğini sorduğunuzda efsanesini şöyle anlatırlar ve derler ki:Hazreti Muhammed islamiyeti yaymaya başladığı yıllarda Anavarza Krallığı bu islam dininin kendi hristiyan dininin etkilememesi ve yayılmaması için çok büyük gayret ve çaba sarfediyordu bu engelleme karşısında müslümanlar çok etkileniyor buna bir çare bulunması gerektiğini düşünüyorlardı.Bu iş Hazreti Ali'yi daha fazla ilgilendiriyordu.Çünkü Hazreti Ali'nin oğlu Muhammet
Hanifi Kayseri Rum Kral'ının kızına aşık olmuştu.Bu kızı almak için Kayseri'ye giden Muhammet Hanefi yakalanarak çok eziyet çektirilmiş ve yaralı olarak bırakılmıştı.Bu yüzden Hazreti Ali Kayseri Kral'ından intikam almayı düşünüyormuş.Kayseri'ye geçmek için de Anavarza'dan geçilmesi gerekiyormuş.Ve bunun için önce Anavarza fethedilmeliymiş.Bu fetih için hazırlanmış,kılıcını kalkanını kuşanmış ve atına binerek Anavarza Kalesi'nin yolunu tutmuş.Günlerce süren yolculuktan sonra Anavarza 'ya gelmiş ve Anavarza Kralı'nın askerleriyle savaşa başlamış.Bu savaş günlerce sürmüş.Hazreti Ali gündüzleri savaşır, geceleri ise bir kuytu yere çekilerek dinlenirmiş.Hatta derler ki bu savaşta Hazreti Ali'nin kılıcından sızan kanlar dirseğinde donarak deve hörgücü kadar birikirmiş.Yine bir akşam savaş durmuş herkes yerine çekilmiş.Hazreti Ali de gecenin karanlığında arkasını kayaya dayayarak uykuya dalmış.Ve sabah olmuş.Hazreti Ali savaşın yorgunluğundan uyanamamış.Rüyasında Hazreti Muhammed " Ya Ali bu kalenin hethi senin değil" demiş ve bu heyecanla Hazreti Ali uyanmış.Bir de ne görsün. Düşman ordusu çevresini sarmış üzerine geliyorlar.Hazreti Ali yerinden kalkarak atına binmiş kılıcını çekmiş savaşmaya başlamış.Düşman askeri gittikçe çemberi daraltıyor ve Hazreti Ali'yi sıkıştırıyor.Üç yanı askerlerle çevrili olan Hazreti Ali'nin arkası kayalarla çevrili olduğundan gördüğü rüyanın doğruluğun da inanarak askerlerinde sıkıştırmasıyla çareyi kaçmakta aramış.Fakat kaçacak bir yeri yokmuş. Rivayetlere göre kulağına gelen bir ses "Ya Ali kılıcını kayalara vur.Sana oradan bir yol açılır"demiş.Ve Hazreti Ali kılıcını kayaya vurmuş ve kaya ikiye ayrılarak ona yol açmış.

Bu iki kaya arasından Hazreti Ali kaçmış kurtulmuş.Anavarza'daki bu kaya yarığına Ali Kesiği denilmektedir.Hazreti Ali bu savaştan sonra Mekke'ye varmış ve gördüğü rüyayı amcasının oğlu ve kayınbabası olan Hazreti Muhammed'e anlatır.Hazreti Muhammed ise " Ya Ali o kale senin soyundan gelecek bir zat tarafından fethedilecek.Adı ise Battal Gazi" der.Hazreti Ali ise bunun üzerine bir müjdeli vasiyetname yazarak en güvendiği kişi ye verir ve der ki " Bu vasiyeti al sen kendi soyundan gelenlere ver elden ele verilsin. Tabii benim soyumdan Battal isimli zat gelene kadar.Bu kişi öyle bir kişi ki cesur,kahraman ve islamiyeti çok seven bir kişi.Bu vasiyetname o kişiye verilsin o kişi benim fethedemediğim Anavarza Kalesi'ni ta Kayseri'ye kadar fethedecek.Ve vasiyeti bu zat alırve ta ki Battal Gazi ortaya çıkana kadar vasiyetname nesilden nesile el değiştirir.Hatta bazı söylentilere göre Hazreti Ali'nin vasiyetnameyi verdiği kişi 250 yıl yaşamış ve vasiyetnameyi de dilinin altında saklamış ve Battal Gazi'ye de eliyle vermiş.Battal Gazi vasiyetnameyi almış, öpmüş yüzüne sürmüş ve okumuş.Battal Gazi yazılanlara çok sevinmiş ve hemen hazırlığını yapmış.Savaş için yola koyulmuş.Günlerden bir gün Anavarza'ya gelmiş.Anavarza Kralı'nımüslümanlığa davet etmiş ve müslüman olmasa bile doğu - batı yolunumüslümanlra serbest bırakmasını önermiş.Bunu kabul etmeyen kral Battal Gazi'ye savaş açmış fakat kralın ordusu günden güne zayıflamış.Kral çevre krallardan yardım istemeye başlamış.Sis Kralı'na yani KozanKralı'nabaşvurmuş.Sis Kralı, Anavarza Kralı ile bir anlaşma yapmış.Battal Gazi'nin sağ olarak kendisine teslim edilmesini istemiş.Her ikisi aralarında anlaşarak Battal Gazi ile savaşa başlamış.Sonunda Battal Gazi yenik düşmüş ve esir edilmiş.Ve Kozan Krallığı'na getirilmiş.Getirilirken de herkes yollara dizilmiş,bu mert ve kahraman kişiyi görmek için.Bu kişilerin arasında Sis Kralı'nın kızı da varmış.Kralın kızı Battal Gazi'yi görür görmez aşık olmuş.Battal Gazi zindana atılmış ve yargılanma gününü beklemeye başlamış.Fakat Kralın kızı ise sevdasından yanar tutuşurmuş.Battal'ın öldürülmesine razı olmamış ve çarelerdüşünmeyebaşlamış.Zindana gelerek zindancıyı öldürmüş ve Battal Gazi'yi zindandan çıkarmış.Kendisini sevdiğini ve götürmesini söylemiş.Fakat Battal Gazi ise yapılacak işler,görülecek
hesaplaşmaları olduğundan dolayı götüremeyeceğini birgün gelip kendisini alacağına söz verip kaleden ayrılmış.Aradan yıllar geçmiş Kayseri Sis Anavarza MisisKrallığı Battal Gazi'nin savaştan galibiyetiyle son bulmuş.Hatta bu bölgeler Battal Gazi'nin savaşlarının galibiyetiyle Arap yerleşim bölgesi olduğu söylenir.Battal Gazi tekrar Sis Kralı'nın kızını almak için Sis Kalesi'ne gelir ve kralın kızını sorar.Kızın, babası tarafından idam edildiğini söylerler.Buna oldukça üzülen Battal Gazi kendinin atıldığı zindanın kapısına gelmiş.Geçmiş günlerini hayal etmiş ve gözleri yaşarmış.Daha sonra atına binerek Sis Kalesi'nden uzaklaşmış ve bu mahzene o günden bu güne Battal Gazi Zinda'ı denmiş.


Kaynak: Zafer Doruk



Anavarza Taşının Efsanesi:

Bundan çok eski yıllarda Kozan ve Anavarza civarında uzun ömürlü insanlar yaşarlarmış. İnanışa göre bu insanlar o kadar uzun ömürlülermiş ki, ölüm nedir bilmezlermiş. Tarihi Anavarza Kalesi yapılırken, kalenin temel taşlarını, çevre halkı Kozan Kalesi'nden sırtında geti-rirmiş. Naş adlı kişi, Kozan'dan yüklediği taşı Ana-varza'ya götürmek için yola koyulmuş. Kayhanburnu Köyü'nü biraz geçtikten sonra, karşısına bir kalabalık çıkmış, içlerinden tanıdık birine, ellerinin üstünde götürdükleri şeyin ne olduğunu sormuş. Adam oğlunun öldüğünü söyleyince, Naş sırtındaki taşı yere bırakarak şu tekerlemeyi söylemiş:

Adım Naş yaşadım bin beş yüz yaş
Oğlum beş yüz yaş Yüzü ham traş
Bilseydim dünyada ölüm var
Koymazdım taş üstünde taş


Kaynak: Yrd. Doç.D r. Refıye Şenesen Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Görevlisi.



Gökgöz Suyu EFSANESİ:

Bu efsane Adana'nın Kozan İlçesi'nin Akarca ve Salmanlı köyü arasında yaşanmış bir efsane. Oralara vardığınızda bu Gökgöz suyu efsanesi nedir diye sorduğunuzda size şöyle anlatmaya başlarlar. Derler ki gök demek mavi demektir. Göz ise yaratıkların bir organı olduğu gibi suların ilk çıktığı kaynaktır. Bu yüzden de billur gibi akan bu suya gökgöz suyu derler. Bir zamanlar bu su üzerinde bir değirmen varmış. Bu değirmen suyla döner o yörenin ununu öğütürmüş ve bu değirmeni genç babayiğit bir delikanlı çalıştırırmış. Çalışkan değirmenci bu değirmenin çevresini bağlık-bahçelik yaparak yemyeşil bir cennete çevirmiş. Çevredeki köylülerçalışkan ve dürüst değirmenciyi çok severlermiş. Değirmenci de köylülere hizmet verdiği için çok mutlu olurmuş. Köylüler buğdaylarını değirmene at ve eşekle getirirken değirmen kalabalık olduğu için günlerce sıra beklerlermiş. Değirmenci bu bekleme sırasında müşterilerine hoşça vakit geçirtmek için tandır yapar yedirir, dama ve dokuz taş çizgileri çizer oyun oynatırmış. Ayrıca efsaneler anlatılır hikayeler söylenirmiş bu eğlence zamanlarında. Vaktin nasıl eçtiğini bilmezlermiş. Fakat bu değirmencinin bir üzüntüsü varmış. Değirmencinin bu üzüntüsü su imiş. Perşembeyi cumaya bağlayan gece değirmenin suyu azalır değirmen neredeyse dönmez ale gelirmiş. Bu esnada değirmendeki müşteriler huzursuz olur, değirmenciye çıkışarak: ''Bak kardeşim değirmenin duracaksa söylede biz başka değirmene gidelim.'' derlermiş. Bazıları ise sükunet ile beklerlermiş. Sabaha karşı ise su tekrar çoğalır değirmen eski hızına kavuşur buğdayları öğütmeye başlarmış.
Yine perşembeyi cumaya bağlayan bir gece değirmen ağırlaşmaya başlamış ve huzursuzluk artmış. Herkez ağzına gelen lafları söylemeye başlamış. Bazıları ise değirmenciye ''Yahu değirmenci kardeş bu suyu bahçesine kesmesin.'' demişler. Değirmenci ise olabilir diyormuş ama aklına takılan birşey varmış. Değirmenin arkı üzerinden kendi bahçesinden başka bahçe yokmuş. Bir ara dalgınlığından sıyrılan değirmenci müşterilerine ''Ben gidip bir bakayım'' demiş ve bir kürek alıp değirmenin arkını takip etmeye başlamış. Bir müddet karanlıkta ilerlemiş ve suyun gözüne yaklaştığında acayip sesler ve kahkahalar duymuş. Biraz daha ilerlemiş ve birdenbire durmuş. İşte o anda ne görsün.Devenin biri suyun arkının ortasına çökmüş, suyu salmıyor. Su ise geriye doğru havuz şeklinde göl oluşturmuş ve birbirinden güzel kızlar bu suyun içinde yüzüyor ve eğleniyormuş. Bunu gören değirmenci korku ve şaşkınlığını gizleyememiş. Bir çığlık atmış ve yere yuvarlanmış. Aradan epeyce zaman geçmiş ve gün ağarmış heryer pırıl pırıl olmuş. Değirmendeki müşteriler değirmencinin gerin dönmediğini görünce aramaya çıkmışlar. Ve değirmenciyi suyun kenarında bulmuşlar. Yüzüne su dökerek ayıltmaya çalışmışlar. Değirmenci ayılmış ve şaşkın şaşkın etrafına bakınmış ''Hani nerdeler, nereye gittiler'' diye konuşmaya başlamış. Oradaki adamlar değirmencinin şok geçirdiğini anlamışlar ve değirmene getirmişler değirmenciyi. Değirmenci kendine geldiğinde durumu anlatmış ve ''kızlar gözün içine kaçtılar deve ise kayboldu. Gözün içinden çığlıklar, feryatlar geliyordu. Bir müddet sonra sesler kesildi ve gözden su yerine kan akmaya başladı ve ben de ondan sonra kendimden geçmişim. Sonrasını siz biliyorsunuz.'' demiş. Dinleyenler ise çeşit çeşit yorum yapıyorlarmış. Bazılarına göre peri kızları yerlerinden çıkar eğlenirlermiş. İnsanoğlu kendilerini gördüğü için padişahları bunları idam etmiş ve bu yüzden sular kan akmaya başlamış.
O güzelim değirmen ve bahçeler virane olmuş ve onlarda peri padişahının gazabına uğramış. Değirmencinin ise buğdaydan sonra çok yaşamamış ve o suyun civarına defnedilmiş.

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Cum Mar 10, 2006 2:35 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Per Oca 19, 2006 9:34 pm
İleti: 116
Ellerine sağlık Hülya ablacım :)


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Cum Mar 10, 2006 11:47 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Cmt Oca 14, 2006 1:00 am
İleti: 545
Konum: Türkiye
Eline Sağlık Hülya Abla

_________________
http://www.sinanayyildiz.com

http://www.youtube.com/user/SinanAyyildiz


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Cmt Mar 11, 2006 7:50 am 
Site Admin

Kayıt: Cmt Oca 21, 2006 11:01 am
İleti: 3076
Konum: Türkiye
Ellerine sağlık Hülya Abla.


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Cmt Mar 11, 2006 10:48 am 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
:oops: :oops: :oops:

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Cmt Mar 11, 2006 11:25 am 
Site Admin

Kayıt: Cmt Oca 21, 2006 11:01 am
İleti: 3076
Konum: Türkiye
Herkes ne diyorsa ben de öyle dedim. Biz abla ünvanını, genç kızlar için de kullanırız. Genellikle saygı ifade eder.
Öğretmenim açık kapıdan bahçeye bakıyorum... Yakınınızda erik, zerdali gibi ağaçlar var mı? Bana göre doğanın en muhteşem manzarası. O kara ve kuru dallardan, bembeyaz çeçeklerin fışkırması harika bir manzara.
Mart ayını seviyorum.


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Cmt Mar 11, 2006 11:16 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Teşekkür ederim Ali öğretmenim.Bizim evimizin arka bahçesinde meyve ağaçları var ama heniz çiçek açmadılar.Kadirli'de bahar gelmiştir çoktan.Bize gelmesine biraz daha var.Ben Nisan'ı daha çok severim çünkü Ankara'da bahar o zaman başlıyor çoğunlukla.Ihlamur ağacım çiçek açtığında resmini göndereceğim...

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı: KahramanmaraÅŸ // Elbistan Efsaneleri
İletiTarih: Per Mar 16, 2006 10:11 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
ALİ GÖL EFSANESİ

Nurhak daÄŸlarının tepesindeki krater gölü yörede Ali Gölü olarak anılır. Göle “ALİ” adını veren yöre halkı, bu ismi bir efsaneye dayandırır, söylenceye göre; yörede yaÅŸayan Ali adlı çoban, beyin kızına sevdalanır, kız da çobanı sevmektedir. Bey, günün birinde durumu öğrenir, çobanı çağırtır, Nurhak DaÄŸlarında bir kış geçirirse kızını ona vereceÄŸini söyler. Çoban atını daÄŸa sürer, günümüzde Ali Göl’ ün çevresindeki bir maÄŸaraya sığınır .Bir süre daÄŸ koÅŸullarına dayanır ama sonra ölür. Rivayete göre sığındığı maÄŸaranın duvarlarındaki yazılarda Çoban Ali’nin ölüm nedeni şöyle açıklanmaktadır; “Açlıktan, susuzluktan deÄŸil, daÄŸların uÄŸultusundan öldü” İnanışa göre maÄŸaranın önündeki oyuk taÅŸ Çoban Ali’nin atının yemliÄŸidir. O günden sonrada maÄŸaranın yakınındaki göle ALİ GÖL’ ü denir.

Bu “ALİ GÖL” efsanesinin bir de ikinci hikayesi vardır:

Eski devirlerde Elbistan’a hakim olan iyi idaresi ile ün salmış bir bey vardı. Bey kendinden sonra beyliÄŸin devamı ve bekası için kız ve erkek çocuklarının yetiÅŸmesine son derece önem verir, onları idari, siyasi ve askeri alanda yetiÅŸtirmeÄŸe çalışırdı. Bu nedenle üç kızı ehliyetli kiÅŸilerden ders alır, savaşın bütün inceliklerini öğrenerek iyi ata biner ve güzel kılıç kullanırlardı. Babaları bazı savaÅŸlara tecrübeleri artsın diye beraberinde götürürdü .İşte böyle bir savaÅŸ anında, askerler içerisinde yiÄŸitliÄŸi ve kahramanlığı ile ün salan bir asker, tehlikeli durumda beyin’ in küçük kızını kurtarmış ve savaÅŸ dönüşünde iliÅŸkileri devam ederek aşık olmuÅŸtu. Gel görki “bey kızı, bey oÄŸluna layıktır “ Fakat aÅŸk ferman dinlemez, çeÅŸitli aracılarla beyin gönlü hoÅŸ edilir, kız evet demesine der ama; bir de evleneceÄŸi kiÅŸinin bütün oba halkına yiÄŸitliÄŸini, cesaretini duyurmasını ister ve ÅŸu ÅŸartı ileri sürer. Derki: “Nurhak dağında Ali Göl yakınında bir maÄŸara vardır, benimle evlenecek kiÅŸi o MaÄŸarada kırk gün beklemeli”. Bunu duyan yiÄŸit delikanlı atıyla beraber maÄŸaraya varır. Halen mevcut olan maÄŸarada ancak otuz iki gün kalabilir. Kırk gün geçtikten sonra dönmeyince aramaya çıkarlar ve maÄŸarada atıyla birlikte ölüsünü bulurlar, neden öldüğü uzun süre araÅŸtırılır. Nihayet maÄŸara kapısında bulunan taÅŸta ÅŸu yazıya rastlanır; “BEN VE ATIM NE AÇLIKTAN NE KORKUDAN ÖLDÜK, BİZ İNİLTİDEN ÖLDÜK” sözü geçen maÄŸara halen mevcut olup, sonuna kadar gidilememekte ve kulakları tırmalayıcı bir uÄŸultu sonuna gitmeye engel olmaktadır. Halk bu maÄŸaraya inleyen maÄŸara demiÅŸ ve çevre köyler tarafından kutsal sayılmıştır.
Bir rivayete göre de gölün adı Çoban Ali’den deÄŸil Hz. ALİ’ den gelmektedir. Bir gün Hz . Ali ‘nin yolu buraya düşer, azık torbasındaki son kırıntıları Nurhak dağının kuzeyine, suyunu da güneyine döker. Bu nedenle dağın kuzeyi ovalık , güneyi de sulaktır.



PINARBAŞI EFSANESİ

Resim

Ceyhan nehrinin menbağı olan Pınarbaşı’nda, suya doÄŸru düşecekmiÅŸ gibi sarkan bir kaya parçası vardır. Bu kaya parçası, dünden bu güne; uzun seneler aynı halini muhafaza etmektedir. Bu kaya parçasının üzerinde bir elin beÅŸ parmağını andıran ve derin izlerle görünen bir el ÅŸekli vardır.
Efsaneye göre; “Pınarbaşı’nda ki bu kaya parçasının tarihin bir sürecinde, suya yuvarlanırken Hz. Ali; yuvarlanan bu kaya parçasına elini dayayıp durdurmuÅŸtur. Öylece duran kayada Hz. Ali ‘nin el izleri vardır. Bu izler normal el izlerinden daha büyük el görünümündedir.

Başka bir rivayete göre de: Ceyhan nehrinin çıktığı bu mevkii yine halk tarafında efsaneleştirilmiştir. Orada bulunan bir mağaranın (Örtme kaya) sol tarafında beş parmak izine benzer büyükçe bir şekil mevcuttur. Efsaneye göre Hz. Ali Pınarbaşı mevkiinden geçerken suyun başında namaz kılmağa başlar .Bu arada kaya bir heyelanla üzerine doğru kaymaktadır. Namazını bozmadan elini kayaya destek vermiş ve beş parmağının izi kayada kalmıştır. Bu nedenle Pınarbaşı bir ziyaret ve adak yeri haline getirilmiştir, aynı zamanda bir mesire yeridir. Hangi şair tarafından söylendiği belli olmayan bir şiir şu mısralarla başlar:

Pınarbaşı beş parmaklı dağın var
Başına toplanır ağa-beyin var



GIYANDAĞI EFSANESİ

Elbistan’ın Evzaniye (Ozanhüyük- Doganköy) ‘de iyilik sever bir aÄŸa yaÅŸarmış. Bu aÄŸanın Kıyan adında bir hizmetkarı varmış. AÄŸa o yıl hacca gitmek istemiÅŸ. O dönemde hacca yayan gidildiÄŸinden çok zaman harcanırmış. AÄŸa, evin bir ferdi gibi olan Kıyan’ı yanına çağırıp, evini ve hanımını önce Allah’a sonra da Kıyan’a emanet etmiÅŸ.
Günü gelince aÄŸa hacca gitmiÅŸ, Kıyan evin iÅŸlerini tek başına yapar ve aÄŸayı aratmazmış. Bir gün içli köfte yapan aÄŸanın hanımı “ah Kıyan efendimiz de olsaydı ÅŸu köfteden yeseydi “demiÅŸ. Kıyan, “hanımım bir tabak koy da götüreyim “ demiÅŸ. Hanım aklından Kıyan çok çalışıyor, herhalde doymadı diye geçirmiÅŸ. Bir tabak köfte doldurup Kıyan’a vermiÅŸ . Kıyan köfteyi alıp evden çıkmış. Allah’ın izniyle aÄŸa akÅŸam namazını kılarken, Kıyan “aÄŸa hanım sana içli köfte gönderdi” demiÅŸ ve tabağı yanına bırakmış. AÄŸa bakmış ki sıcak içli köfte yanında duruyor... Hayretle yemiÅŸ. Tabak ve azık kabının kendilerinin olduÄŸunu anlamış
AÄŸa hac vazifesini yerine getirip köye geldiÄŸinde köy halkı giriÅŸte aÄŸayı karşılamış. Kıyan iÅŸ gördüğü için aÄŸayı karşılamaya gidememiÅŸ .AÄŸa bakmış ki kalabalık içinde Kıyan yok... Köylüler aÄŸanın elini öpmek isteyince, aÄŸa “Kıyan gelmeden elini öptürmem” demiÅŸ. Biraz sonra Kıyan gelmiÅŸ, AÄŸa Kıyan ‘ın elini öpmeÄŸe eÄŸildiÄŸinde. Köylüler ÅŸaşırmış. AÄŸa durumu anlattıktan sonra Kıyan halinin herkes tarafından öğrenildiÄŸini görünce onların arasından ayrılarak bir tepeye doÄŸru kaçmış. Köylü ve aÄŸa Kıyan’ı bir müddet takıp ettikten sonra, bir tepeye varınca Kıyan ortadan kaybolmuÅŸ ve kaybolduÄŸu yerde bir pınar çıkmış. Halk donup kalmış. O günden sonra o tepeye KIYAN TEPESİ denilmiÅŸ. Kıyan tepesi ziyareti yeri olmuÅŸ.

Günümüzde de aynı tepeye Kıyan Tepesi denilmektedir.



DEDE EFSANESİ

Åžardağı’nda bulunan bir höyük mezar vardır. Halk buraya “DEDE” demektedir. Bu yer aslında askeri gözetleme yeri olarak kullanılmıştır .BeÅŸtepe Köyü ve Kızlar Kalesi ile birlikte uzun yıllar gözetleme yeri olarak kullanılmıştır .
Rivayete göre evliyadan olan DEDE ölmeden önce öleceÄŸi günü ve defnedileceÄŸi yeri halktan bazı kimselere söylemiÅŸtir. Gerçekten de o gün o yerde vefat etmiÅŸtir. Bunu gören halk yan yana durarak Åžardağı’nın tepesinden Ceyhan nehrine kadar bir zincir oluÅŸmuÅŸtur, Ceyhan nehrinden kovalarla aldığı suyu birbirine vererek daÄŸa çıkarmışlar, DEDE denilen kiÅŸiyi oraya defnetmiÅŸlerdir. Yöre halkı bu olayı zamanla efsane haline getirmiÅŸ ve o alanı kutsal saymışlardır.


Kaynak:
http://www.elbistan.gov.tr/

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Cmt Haz 03, 2006 8:23 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Ağrı İli Efsaneleri

İki Bacı

AÄŸrı Dağı’nın bulunduÄŸu yer bir zamanlar ova imiÅŸ. Burada yaÅŸayan bir köylünün iki kızı varmış. Bir gün bu iki kardeÅŸ odun toplamaya gitmiÅŸler. Yeterince odun topladıktan sonra, abla odun dengini küçük kardeÅŸin sırtına yüklemiÅŸ ve yola koyulmuÅŸlar. Biraz gidince yorulan ve beli aÄŸrıyan küçük kız ablasına ;
Belim çok ağrıdı abla, ne olur biraz da sen taşı diye seslenmiş.
Ablası kulak asmamış. Biraz daha gitmişler, küçük kız yine ablasına seslenmiş, ablası hiç oralı olmamış. Küçük kız sonunda dayanamamış:
- Abla abla, demiş. Senin gibi ablam olacağına olmaz olsun. Dağ olasın, taş olasın, uzun uzun kış olasın belimdeki ağrı adın, seller yağmurlar muradın olsun diye beddua etmiş.

Ablası durur mu? O da vermiş veriştirmiş:
- Senin gibi kardeşim olacağına taş olsun saçların çayır, eteklerin bayır olsun. Başın dilin gibi sivri, yamacın boynun gibi eğri, adın da benim gibi ağrı olsun.
Derken bir gürültü kopmuş, bir toz bulutu kaplamış ortalığı. Biraz sonra ovada iki yüce dağ sivrilmiş... Biri Küçük Ağrı, diğeri Büyük Ağrı. Böylece iki geçimsiz kardeşin ikisi di birer dağ olmuş.


Kara Diken(Siyabent)

Derler ki, Süphan dağı’nın eteÄŸine kurulmuÅŸ Patnos kentinde bir zamanlar bir koca aÄŸa, bu aÄŸanın Haco (Hacer) adında güzel mi güzel, bir kızı varmış. Hacer’in güzelliÄŸi dillerde... Her delikanlının gönlü onda; O nun gönlü ise çobanları Sirbent te .

Sirbent ile Hacer’in sevgisi yıllarca gizli kalır. Sevgi bu, günün birinde anlaşılır. AÅŸk söylentileri dilden kulaÄŸa çabuk ulaşır nedense. Derken koca aÄŸa’nın da kulağına varır. AÄŸa kovar Sirbent’i . Sirbent’e daÄŸda maÄŸaralar ev olur. Hacer’e çoban arkadaÅŸları ile yollar haberleri. Patnos yöresinde bir de Kara AÄŸa varmış. AÄŸaların üç evlenme yaşı vardır derler. 20,40 ve 60. yaÅŸlar. Kara aÄŸa ikinci evlenme yaşında (40 imiÅŸ).
Hacer’in güzelliÄŸini duyan Kara AÄŸa dururmu? Varmış Koca AÄŸa’nın konağına. Diz çökmüş keçesine... İstemiÅŸ kızı.

Babası vermiÅŸ Hacer’ i Kara AÄŸa’ya. Haber kıza, ondan da Sirbent’e ulaÅŸmış. Sirbent deliye dönmüş. Almış tüfeÄŸini eline, çıkagelmiÅŸ eski aÄŸasının kapısına. Köpekler tanırmış bu eski çobanı. Sessiz-sedasız girmiÅŸ Hacer’ in odasına. El ele vermiÅŸ, Sirbent ile Hacer. Gecenin karanlığında ulaÅŸmışlar Süphan dağına.

İki aşık Süphan’ın sarp kayalıklarında mutlu günlerini yaÅŸarken, bir gün, üç geyik sekerek gelip yakınlarında durur.Geyiklerden ikisi erkek, birisi diÅŸidir. Erkek geyiklerden biri yaÅŸlı, öteki genç görünümünde. YaÅŸlı geyik daha iri ve güçlü olduÄŸu için, genç geyiÄŸi yaklaÅŸtırmazmış diÅŸi geyiÄŸe.

Sirbent yaşlı geyiği öldürmeye aht eder.
—Vuracağım onu. O da “Kara AÄŸa) olmuÅŸ sanki....
Sirbent çeker tetiÄŸi, vurur yaÅŸlı geyiÄŸi. Kesmeye uÄŸraşırken, geyik çırpınır, bir boynuz darbesiyle Sirbent’ i kayalıklardan aÅŸağı, uçuruma yuvarlar. Sirbent sırt üstü düşer. Bir aÄŸaç dalı sırtını delip göğsünden çıkar. Sevgilisinin kanlar içinde cansız yatışına dayanamaz Hacer, kendini atıverir. Bir aÄŸaç dalı da bunun göğsünden batıp sırtından çıkar.Ölümde birleÅŸirler.

Kara aÄŸa iz süre süre bulur maÄŸarayı. Varır uçurum kenarına. Bir haftalık sözlüsü ile onu kaçıran aşığının yanyana yatışlarını uzun uzun seyreder. NiÅŸan alır Sirbent’ e ateÅŸ edeceÄŸi sırada gözleri kararır, yuvarlanır, uçurumun kayalarına çarpa çarpa Hacer ile Sirbent’ in arasına düşer.
Kara aÄŸa’nın adamları, Süphan dağının vadisinde üç mezar kazarlar. Sirbent ile Hacer’ in arasına Kara AÄŸa’yı gömerler...
O günden beri, her yılın baharında Hacer’ in mezarında kırmızı gül, Sirbent’in mezarında ise beyaz gül açar. Güller eÄŸilip birbirlerine kavuÅŸacakları sırada Kara AÄŸa’nın mezarında bir kara diken yükselir ayırır gülleri.

Mayıs ayı gelince görülmeyen bir kuÅŸ öter “Sirbent uçurumu”nda. İnsan sesine yakın bir ötüş şöyle der gibi.

“Siz siz olun, deÄŸmeyin
İki taş arasına girin,
İki gönül arasına girmeyin.”


http://www.diyadinnet.com/Bolgemiz-64&B ... -efsaneler



Zümrüdü Anka Efsanesi:

Binlerce kuş hep birden Mezopotamya ovalarında kızıl kanatlarını çırparak, coşkun bir nehrin akıntısı gibi arkalarında kurşunî bulutlarıyla süzülüp gittiler. Kurşun rengi toz bulutunun binlerce çeşit, binlerce renk, binlerce ötüşlü meltem kanatlı kuşları; nazlı gelinler gibi süzülüp, bin renk çiçeğin, bin renk kokusuyla bezeli ovaların on bin yıllık ağaçlarının yorgun dallarına konarak, dağlarda dolaşan bir ozanın büyülü kavalına kulak kabarttılar. Ozana büyülü sesli bir kuş eşlik ediyordu. Kuşun büyülü ötüşü ozanın kavalını tanrının kutsal ışığına dönüştürdü. Kuşun sesini ancak kalbi temiz olanlar, yüreği iyilikle dolu yanık sesli ozanlar duyabilirdi. O ozanlardan biri ve hiç kuşkusuz en önde geleni de Mezopotamya'nın yakıcı güneşi altında kavruklaşmış teni, sırma bıyıkları, ceren gözleriyle Mir Mehmet'ti.

Mir Mehmet, binlerce kuşun arasında sesi yüreğini paralayan bu büyülü kuşu aramaya başladı. O, sese yaklaştıkça, ses ondan uzaklaştı. Ses ondan uzaklaştıkça Mir Mehmet ona koştu. Ses onu günlerce peşinden sürükledi, durdu. Mir Mehmet günlerce haftalarca aylarca yol alıp, dağlar, tepeler, ovalar göller aştı ancak bir türlü sese ulaşamadı. Büyülü sesin sahibi kuş, ozanı ısrarla çağırıyor, ardı sıra avare aşıklar gibi sürüklüyordu. Mir Mehmet gittiği her yerde sesin sahibi kuşu arıyor, gördüğü herkese onu soruyordu. İnsanlar da ona bu kuşa asla ulaşamayacağını, böyle bir kuşun hiç var olmadığını, onu aramayı bırakması gerektiğini söylüyorlardı. Ama kuşu bulursa da ölümsüzlüğe ulaşacağını ekliyorlardı.

Mir Mehmet kuşu aramayı ısrarla sürdürdü. Önce Amanoslar'a gitti, çıkmadığı tepe, geçmediği dere kalmayana kadar aramaya devam etti.

Oradaki bataklıklarda Flamingolar'ı gördü. Önce büyülü kuşa benzetti onları ama çok geçmeden aradığı kuşun bunlar olmadığını anladı ve umutsuzca memleketine dönmeye karar verdi. Aylardır görmediği babasını konaklarının önünde kendisini beklerken buldu. Sıkıca sarıldı babası Mehmet'e.

Babası oğlunun onuruna günlerce süren şölenler yaptırdı. Daha sonra baba oğul dertleşmeye koyuldular. Babası ona aradığı kuşu görüp görmediğini sordu. Mehmet derin bir üzüntüyle görmediğini ancak onu yine arayacağını ve mutlaka bulacağını söyledi. Babası da şöyle dedi oğluna: "Oğlum, eski ozanların her biri bahsetmiş bu kuştan ancak sesini duyan olmuşsa da şimdiye kadar kimse görememiş. O kuşu aramaktan vazgeç artık."

Mehmet babasının nasihatlarına şöyle karşılık verdi;
"Kuş beni çağrıyor baba, vazgeçmem onu aramaktan."

Mir Mehmet bir müddet sonra tekrar düştü yollara, büyülü sesin sahibi kuşu bulmaya çıktı. Önce Yezidiler'in kutsal topraklarına düşürdü yolunu, Laleş'e vardı. Çok iyi ağırladılar ozanı. Mir Mehmet, Mezopotamya'nın bu kara bahtlı halkını uzaktan duymuş ve haklarında çok şey öğrenmişti. Onların mutlaka kuşun yerini bileceklerini düşünüyordu. Ne de olsa onlar da bir kuşa vermişlerdi gönüllerini, avuçlarını açmış kutsamışlardı Melek-î Tavus'u. Ancak maalesef Mezopotamya'nın bu cefakar insanları da ona yardımcı olamamışlardı. Bu kez yüzünü batıya çevirmişti. Binlerce hurmalığın şıra kokusuna kestiği bir coğrafyayı taramaya başladı. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı.

Artık Mir Mehmet'i bir yorgunluk sardı. Bitkinlikten iki büklüm olup düştü durduğu yerde.

Bir süre sonra üzerinden binlerce rengin bir araya geldiği dev bir gölge belirdi. Gölgeyle birlikte yine o kutsal kuşun sesini duydu ve hızla gölgenin sesinin ardından koşmaya başladı... Gölge hızlandı, ozan da hızlandı. Ses uzaklaştıkça ozan ardından koşmaya başladı. Ancak Mehmet'in yorgun bedeni dayanamadı ve yere yığıldı. Kendinden geçen Mehmet'i saatler sonra bir çoban su vererek uyandırdı. Çoban; "Sen de mi o kuşu arıyorsun?" diye sordu. "Evet" dedi Mehmet ve sordu; "Uçan dev gölgeli kuş o muydu?" Çoban; "Bilmiyorum, emin değilim" diye cevap verdi.

Mir Mehmet tekrar yola koyuldu, ormanlar aştı. Günler sonra Koçerlerin yaşadığı ovalara vardı. Kıl çadırlarda ağırladılar ozanı. Konuksever Koçerler günlerce onu konuk edip güçlendirdiler.
Günler sonra bin renkli, bin kulaç kanatlarından daireler çizerek yeryüzüne inen kuş sürüsünü yine gördü ozan. Kuşlar Mezopotamya ovalarında nazlı nazlı süzülüyorlardı.

Ozan yine o büyülü kuşun ardına düştü. Ve sonunda nihayet arzusuna kavuştu. Heyecanla bağırdı; "İşte orda, vallahi de, billahi de o kuş işte, bin ötüşlü kuş işte" dedi.
Koçerler hep bir ağızdan karşılık verdiler ona; "Hayır o değil, biz ötüşünü duymuyoruz. Duysaydık cenneti yaşar, ölümsüzlüğü tadardık.

Mehmet ısrarla kuşun ardından gitti, yine dereler tepeler aştı, yollar katetti, ama yine kaybetti kuşun izini.

Mir Mehmet, Torosları, Amanoslar'ı, Çukurova'yı dolaşmış, Dicle ve Fırat'ı aşmış Cudi, Zagros, Sincar, Abdülaziz dağlarında gezmediği yer bırakmamıştı. Bir türlü kararından vazgeçmiyor, yine dağlar tepeler aşıyordu. Gittiği her yerde Mezopotamya'nın kaval sesi kadar yanık sesli ozanları ile karşılaştı. Ozanların yanık ezgileri yüreğine cesaret, bedenine güç verdi ve kararlığını sürdürmesine yardımcı oldu.

Mehmet, günler sonra ulaştığı köyde dinlendikten sonra o kutsal ötüşlü kuş için yaktığı türküleri okumaya başladı. Yanına nur yüzlü yaşlı bir ozan geldi. "Sen Mir Mehmet'sin" dedi ve durdu yanı başında Mehmet'in. Mehmet şaşırmış halde ihtiyara baktı ve cevap verdi; "Evet benim" dedi.
Yaşlı ozan, Mehmet'in yanına oturarak konuşmasına devam etti, "Senin aradığın kuşu biliyorum. O kuş Zümrüd-ü Anka'dır..." Mehmet heyecanla kulağını ve gözünü yaşlı ozana verdi. "O bütün kuşların hükümdarıdır. O'nun yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindedir. Oraya varmak için yedi dipsiz vadi aşman gerekir. Ona ulaşmak isteyen kuşlar beş vadi aşamadan telef oluyorlar. O, sadece bir insanoğluna bakıp dost olmuş, o da kendi eliyle büyüttüğü Rüstem'in babası Zal'dır." Mehmet, yaşlı ozanın anlattıklarından çok etkilenmişti. O günden sonra güzel sesli Zümrüd-ü Anka için türküler okudu ve Hz. Süleyman gibi bütün kuşdillerini öğrendi. O, artık kuşların Miri'ydi. Ozan Mir Mehmet'ti...


http://www.ahmetgunestekin.com/zumruu_anka/efsane.htm

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Cmt Haz 03, 2006 10:28 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Bir Hakkari Efsanesi

Kenger, karların erimesiyle yetişen en önemli bitkilerden biridir çocuklar için. Bir taraftan soyulup yenilir, yemeği yapılır diğer yandan sakızı toplanır. Kenger sakızıyla da meşhur bir bitkidir, üzerine türküler bile yakılmıştır. Kengeri, önemli yapan bence tüm bunlardan da öte acıklı efsanesidir. Farklı biçimde de olsa kengerin bittiği her yerde pepuk kuşu efsanesi bilinir ve çocuklara anlatılır...

Resim Resim


Efsane, kimi yerlerde farklılık da gösterse, konu benzerdir. Kimi yerde erkek kardeşin acısı anlatılır kimi yerde kız kardeşin acısı...

Nuri CAN


Pepuk KuÅŸu Efsanesi

Resim

Bir varmış bir yokmuÅŸ... Vakti zamanda Anadolu’nun küçük bir daÄŸ köyünde anne baba ile iki çocuÄŸu yaÅŸarmış. Çocuklarının biri erkek diÄŸeri de kız imiÅŸ. Bu ailenin herkesi imrendirecek derecede neÅŸe, mutluluk ve sevinç içerisinde dilekleri gerçekleÅŸir her ÅŸey gönüllerince olurmuÅŸ. Oturdukları köyde gayet sevilen bu iki güzel çocuk da gün gelmiÅŸ cıvıl cıvıl kuÅŸ sesleri, kuzu meleyiÅŸleri, dere çaÄŸlayışları arasında mavi ve yeÅŸilin alabildiÄŸine uzandığı yaylaların güzelliÄŸi içinde, boylu boyunca daÄŸların eteklerinde bulunan aÄŸaçların gölgeleri ve serinliÄŸi içinde güle, oynaya, büyümüşler.

Taa ki günün birinde anneleri aniden rahatsızlaşıp ölünceye dek. Bu durum, ailenin tüm neşesini, huzurunu, mutluluğunu üzüntüye çevirip yok etmiş. İki kardeş de artık eskisi gibi ne gülmüş ne de sevinip oynamışlar. Her tarafa ağır bir yas ve sis bulutu çökmüş...

Bir müddet sonra evde aş pişirecek kimsesi olmadığı için babaları yeniden evlenmek zorunda kalmış. Evlenmişte üvey anneleri kısır olduğu ve de çocuğu olmadığı için çocukları hiç sevmez, düşmanca davranırmış. Fırsat buldukça kötülük eder, elinden gelen her zulmü yapmaktan geri durmazmış.

Hele babaları evden çıkınca vay haline çocukların, onlara türlü türlü eziyetler eder rahat yüzü göstermezmiş. Çocukları gece gündüz çalıştırp, döver ve kimseye anlatmamaları için de korkuturmuş. Zavallı çocuklar bütün bu kötülüklere rağmen yine de babaları üvey annelerinin yaptıklarına inanmaz diye çaresiz her eziyete katlanarak yaşamlarını sürdürme çabası gösterirmişler...

Babalarının yine evde olmadığı bir bahar günü, üvey anneleri iki kardeÅŸe torba, bıçak ve kazma vererek,daÄŸa kenger toplamaya gönderir . İki kardeÅŸ sabah erkenden evden ayrılarak kenger toplamak için dağın yolunu tutmuÅŸlar. Abla bir bir topladığı kengerleri kardeÅŸinin sırtında taşıdığı torbaya koyarmış ve böylece de hava kararmaya baÅŸlayıncaya kadar kenger toplamışlar. Artık köye dönmek üzereyken Abla, kardeÅŸinin sırtında taşıdığı torbanın dolup dolmadığını anlamak için torbayı yere indirip bakmışki ne görsün, torbada bir tek kenger yok. Bu duruma ÅŸaşıran iki kardeÅŸ, ’Sabahtan beri topladığımız kengerleri gizli gizli yedin deÄŸil mi?” Biz ÅŸimdi eve nasıl döneriz? üvey annemiz bizi öldürür!.. ’ deyip çıkışmış kardeÅŸine.

KardeÅŸi ise ’Hayır abla, bana yemem için verdiÄŸin bir tek kengerin dışında yemin olsun ki yemedim!’ demiÅŸ. Ancak ablasını bir türlü inandıramamış. ’Abla eÄŸer hala bana inanmıyorsan istersen karnımı aç da bak!’ demiÅŸ. Ablası almış bıçağı karnını yarmış bakmış ki kendisinin verdiÄŸi bir kengerin dışında midesi bomboÅŸ kardeÅŸinin, meÄŸerse kengerleri o yememiÅŸ!... KardeÅŸi doÄŸru söylemiÅŸ. KardeÅŸinin karnını dikmeye çalışmışsa da kardeÅŸi oracıkta ölmüş.

Gidip torbaya tekrar bakmışki torbanın dibi delik ve sabahtan bu yana topladıkları kengerlerin döküldüğünü anlamış. Meğer üvey anneleri onlara (akşam kötülük etsin diye) dibi delik torbayı vermiş.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla neye uğradığını şaşırmış ve orada bulunan pınarın suyuyla kardeşini yıkayıp ağlaya ağlaya gömüvemiş. Gömütün yeri belli olsun diye de başucuna bir fidan dikmiş.

Eve döndüğünde kardeÅŸini soran babasına. ‘O biraz yoruldu oduncularla gelecek’ demiÅŸ. Oduncular gelmiÅŸ, çocuk gelmemiÅŸ.
— Nahırla gelecek demiÅŸ.
Nahır da gelmiş, ama çocuk yine yok.
— Davarla gelecek.
Davar da gelmiş çocuk hala ortalarda yok.
Genç kız bir yandan baba korkusu, diğer yandan vicdan azabıyla kıvrılmış, yanmış, tutuşmuş parça parça olmuş yüreği.

KardeÅŸine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla Allah’a yalvarmaya, dua etmeye baÅŸlamış. ‘Allah’ım beni pepuk kuÅŸu yap bu daÄŸlara sal ki dünya döndükçe daÄŸlardan daÄŸlara kardeÅŸim diye seslenip durayım!...’

Efsane bu ya o gece kızın dileği kabul olur, genç kız o gece pepuk kuşu olur ve gidip kardeşinin başucundaki ağaca konup hep kardeşi için seslenip durur. Ve işte o gün bu gündür bu kız, pepuk kuşu olarak dağlarda oradan oraya dolaşarak, kardeşini öldürdüğü