Sistem saati: Cum Tem 04, 2008 8:16 pm

Tüm zamanlar UTC





Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 41 ileti ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3  Sonraki
Yazar Mesaj
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Cum Tem 07, 2006 11:20 am 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Pzr Mar 05, 2006 7:16 pm
İleti: 178
Konum: İzmir
Hülya Öğretmenim çok güzel bir başlık açmışsınız, içeriği de mükemmel....

Açtığınız başlıkların içeriklerini o kadar titiz ve özenli hazırlıyorsunuz ki, bu başlıkda da siteye göstermiş olduğunuz ciddiyeti, önemi bir kere daha görmüş olduk. :)

Çok teşekkür ediyorum Hülya Öğretmenim.

_________________
Sen de katıl....TIKLA...


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
Yeni Sayfa 1
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Pts Tem 10, 2006 6:31 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Özge bu iş çok zormuş. Beğendiğine sevindim :)

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Pts Tem 10, 2006 6:39 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Amasya İli Efsaneleri


Ferhat İle Şirin Efsanesi

Ferhat, nakkaÅŸlık yapan, Åžirin’e sevdalı yiÄŸit bir delikanlıdır. Saraylar süsler, fırçasından dökülen zarafetin Åžirin’e olan duygularının ifadesi olduÄŸu söylenir.

Amasya Sultanı Mehmene Banu’ya, kız kardeÅŸi Åžirin için, dünürcü gönderir Ferhat. Sultan; Åžirin’i vermek istemediÄŸi için olmayacak bir iÅŸ ister delikanlıdan. “ Åžehir'e suyu getir, Åžirin'i vereyim” der, demesine de su, Åžahinkayası denen uzak mı uzak bir yerdedir.

Ferhat'ın gönlündeki Şirin aşkı bu zorluğu dinler mi? Alır külüngü eline, vurur kayaların böğrüne böğrüne. Kayalar yarılır, yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir sanki şehirde.

Mehmene Banu, bakar ki kız kardeÅŸi elden gidecek, sinsice planlar kurarak bir cadı buldurur, yollar Ferhat’a. Su kanallarını takip edip, külüngün sesini dinleyerek Ferhat’a ulaşır. Ferhat’ın daÄŸları delen külüngünün sesi cadıyı korkutur korkutmasına da, acı acı güler sonra da. “Ne vurursan kayalara böyle hırsla, Åžirin'in öldü. Bak sana helvasını getirdim” der. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuÅŸa döner. “Åžirin yoksa dünyada yaÅŸamak bana haramdır” der. Elindeki külüngü fırlatır havaya, külüng gelir başının üzerine bütün ağırlığıyla oturur. Ferhat'ın başı döner, dünyası yıkılmıştır zaten “ŞİRİN !” sesleniÅŸleri yankılanır kayalarda.

Ferhat'ın öldüğünü duyan Şirin, koşar kayalıklara bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. Cansız vücudu uzanır Ferhat'ın yanına.

Su gelmiştir, akar bütün coşkusuyla, ama iki seven genç yoktur artık bu dünyada. İkisini de gömerler yan yana. Her mevsim iki mezarda da birer gül bitermiş, sevenlerin anısına, ama iki mezar arasında bir de kara çalı çıkarmış. iki sevgiliyi, iki gülü ayırmak için.



Güzelce Kız (Aynalı Mağara Efsanesi)

Güzelce Kız, bir kral kızıdır. Dünyalar güzelidir. O kadar güzeldir ki; görenler dayanamaz, yıldırım düşmüş gibi kendilerinden geçerler. Bu yüzden genç kız, hep peçeli gezer, güzel yüzünü kimseye gösteremez.

Artık zamanı gelmiştir diye düşünen babası, dört bir yana haberciler çıkarır kızını evlendirecektir ama kim kızının peçesini açıp güzelliğine dayanır, onu dünya gözüyle seyredebilirse kızını ona verecektir.

Bu çaÄŸrıya yedi iklim, dört bucaktan ÅŸehzadeler, vezir çocukları, dünya zenginleri, yiÄŸitler, bilginler, kısacası gençliÄŸine, bilek gücüne güvenenler dört nala Amasya’ya gelirler.

Amasya meydanında kurulan özel bölümde bulunan Güzelce Kız bekleyedursun. Kendine güvenen delikanlılar cesaretlerini toplayamaz, yanına yaklaÅŸan ise peçesini kaldırmak istediÄŸinde eli titrer, dizlerinin bağı çözülür. Bu sahneler günlerce devam eder. Bir gün fakir mi fakir, ama yiÄŸit mi yiÄŸit, gerçekten güzel, alımlı bir delikanlı “Ben de ÅŸansımı denemek istiyorum!” diye destur alıp tahtın yanına yaklaşır. Herkesin ÅŸaÅŸkın bakışları arasında hiç vakit geçirmeden Güzelce Kız'ın peçesini kaldırır. O an öyle bir elektriklenme olur ki, bir aydınlanma, bir alev, bir ateÅŸ sarar etrafı. Kimse ne olduÄŸunu anlayamaz. Meydanda bulunanlar korkudan yerlere kapanır. Sonra, sonsuz bir sessizlik içinden kömür kesilir iki genç, yan yana uzanmış ÅŸekilde.

İki gencin cesedi, ÅŸehre yakın yerdeki baÄŸ ve bahçelikler yanında bulunan kaya mezar içinde iki ayrı odaya gömülür. Bu kaya mezarının dışı güneÅŸle birlikte Güzelce Kız’ın yüzü gibi parlamaya baÅŸlar. Bu parlaklığından dolayı da, daha sonra kaya mezarın adı " Aynalı MaÄŸara" diye ünlenir.



İğneci Baba

İğneci Baba ile kardeÅŸ olan Serçoban, Amasya merkeze baÄŸlı Karasenir Köyü’ne yerleÅŸir. Çobanlık ile geçimini saÄŸlayan, hal ve hareketleri, ibadetinin sadeliÄŸi ile tanınır.

Bir gün Amasya’da ayakkabıcılıkla geçimini saÄŸlayan aÄŸabeyi İğneci Baba’yı ziyarete gelir. Beraberinde de koyunlarından saÄŸdığı sütü bir mendiline çıkılayıp hediye olarak getirir. Amacı, kendi mendiline koyduÄŸu sütün, mendilden sızmadığını göstermektir. Serçoban mendilini kunduracı dükkânının duvarındaki bir çiviye asar. Bu sırada İğneci Baba dükkânında bir bayanın ayak ölçünü almaktadır. Serçoban, bayanın topuklarını görünce, “ne kadar da güzel” diye aklından geçirdiÄŸinde çiviye asılan mendilden süt yavaÅŸ yavaÅŸ damlamaya baÅŸlar.

İğneci Baba, kardeÅŸinin niyetinde bozulmalar olduÄŸunu sezer ama hiç birÅŸey belli etmez. Bayan ayak ölçünü verip dükkândan ayrılınca, İğnecibaba, kardeÅŸi Serçoban’a “ Keramet daÄŸ başında ermekte deÄŸil, keramet burada, çıkındaki sütü damlatmamakta” der.

Mezarı bugün özel bir mekan olarak hazırlanmış, Kocacık Çarşısı’ndadır.



Serçoban

Serçoban, Amasya merkezdeki Kocacık Çarşısı’nda türbesi bulunan İğneci Baba ile kardeÅŸtir. İğneci Baba ayakkabı tamiri, kardeÅŸi Serçoban ise çobanlık yapar.

Serçoban, bir gün daÄŸda sürülerini otlatırken kaçan oÄŸlağı yakalamak ister, Serçoban kovalar, oÄŸlak kaçar, iyice yorulan Serçoban "Seni yakaladığımda keseceÄŸim" der. Sonunda yakaladığı oÄŸlağı sözünü yerine getirmek için tam kesmek üzere iken mahzun ve etkileyici bakışları ile karşılaÅŸan Serçoban, duygulanır “ Beni de çok yordun mübarek ” der ve yakaladığı oÄŸlağı serbest bırakır.

Serçoban öldüğünde, sürüdeki hayvanların her biri ağaca dönüşür ve bir orman oluşur. Mezarın bulunduğu mevkii kendi adı ile adak ve mesire yeri olarak ziyaret edilir. Yöre insanı oradaki ağaçları kesmenin kendilerine kötülük getireceğine inanır.

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Pts Tem 10, 2006 7:00 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
NevÅŸehir Efsaneleri:


Peribacaları Efsanesi

Resim


Bir zamanlar yer ile gök arasındaki büyük dünyamızda baÅŸları yüksek daÄŸlara denk olan korkunç devler yaÅŸarmış. İnsanlar bu devlerden çok korkar ve onları kızdırmamaya dikkat edermiÅŸ. Bu korkunç devlerin gönlünü hoÅŸ tutup kızdırmamak için ülkenin yüksek daÄŸlarına çıkar oradaki sunaklara hediyeler bırakıp kurbanlar keserlermiÅŸ. Yılın belirli günlerinde de bu daÄŸların doruklarındaki sunaklarda toplanıp devler kendilerine zarar vermesin diye dualar ederlermiÅŸ. Yine de bazen bu dev tanrılar, insanlara kızarmış. Kızdıkları zaman da oturdukları daÄŸların tepesinden korkunç gürültülerle ateÅŸ dalgalarını gönderirlermiÅŸ insanların üzerlerine. Bu ateÅŸ dalgaları önlerine çıkan herÅŸeyi yerle bir edip yakıp küle çevirirmiÅŸ. Dev tanrıların öfkesinin nedenini anlayamayan insanlar daha da korkarak onları memnun etmenin yollarını ararlarmış. Sunaklara daha fazla hediye bırakmaya ve daha çok kurban kesmeye baÅŸlarlarmış. Ancak yine bu dev ateÅŸ tanrılarını memnun edemiyorlarmış. Günlerden bir gün periler ülkesinin padiÅŸahının yolu bu dev tanrıların korkunç zulmü altında inleyen ülkeye düşmüş. Peri padiÅŸahı bu zavallı insanların çaresizliklerinden çok etkilenip üzülmüş ve onlara yardım etmeye karar vermiÅŸ. Emindeki tüm perileri çağırmış hemen. Ve onlara şöyle demiÅŸ; “Ey kardeÅŸlerim. İnsan kardeÅŸlerimiz çok zor durumdalar. Onlara yardım etmek istiyorum. Åžu karşıdaki daÄŸların zirvesinde oturan zalim devleri durduralım. Bu insanların çilesini bir son verelim istiyorum.


EÄŸer biz zalim devlerin yaÅŸadığı daÄŸların ateÅŸini söndürebilirsek devler de yerin altına kaçar ve insanları bir daha rahatsız etmezler.” PadiÅŸahlarının konuÅŸmasının ardından binlerce peri ellerinde kar ve buz taneleri, devlerin yaÅŸadığı dağın doruklarına toplanmışlar ve dağın tepesinde fokurdayan ateÅŸe atmaya baÅŸlamışlar. Hiç durmadan günlerce ateÅŸi kara ve buza boÄŸup söndürmeyi baÅŸarmışlar. Sonunda devler korkup yerin derinliklerine kaçıp saklanmak zorunda kalmışlar. İnsanlar, perilerin bu zaferini büyük sevinçle karşılamışlar, günler geceler boyunca ÅŸenlikler düzenleyip bu zaferi kutlamışlar. O günden sonra insanlar ve periler arasında çok sıkı bir dostluk oluÅŸmuÅŸ. Bu dostluk uzun yıllar devam etmiÅŸ. İnsanlar kayalara oydukları maÄŸaralarda yaÅŸarken periler de sivri kayalıların üzerlerindeki küçük odacıklarda yaşıyorlarmış. İnsanlar toplanıp kendi aralarında bir padiÅŸah seçmiÅŸler ve onun emri altında mutlu bir ÅŸekilde yaşıyorlarmış. Bu padiÅŸahın Revan adında çok yakışıklı bir oÄŸlu varmış. Periler padiÅŸahının da dünyalar güzeli bir kızı varmış. İsmi de Gülperi imiÅŸ. Gülperi'nin gören herkesi mecnun eden güzel uzun siyah saçları o kadar uzunmuÅŸ ki ayak bileklerindeki hal hallara deÄŸiyormuÅŸ uçları. Saçının dalgalarından yansıyan güneÅŸ ışıkları insanların gözlerini kamaÅŸtırıyormuÅŸ. Hele turkuvaz renkteki gözleri ile birine baktığında o insanın bir daha dünyadaki hiçbir güzellikten zevk alamadığı söylenirmiÅŸ . Peri padiÅŸahı güzel kızını çok sever her ÅŸeyden sakınırmış.


Onun mutluluÄŸu için elinden gelen herÅŸeyi yapıyormuÅŸ. Günlerden bir gün insanların padiÅŸahının yakışıklı oÄŸlu Revan, yer altındaki devlerin saklandığı o karanlık ülkeye inmeye karar vermiÅŸ. Atalarının daha önceleri çektiÄŸi acıların intikamını almayı istiyormuÅŸ o zalim devlerden. Yeraltı ülkesine giden yolda birbirine açılan onlarca kapıdan rahatça geçmiÅŸ Revan. Son kapıya geldiÄŸinde hırsla açmış kapıyı ve içeri girmiÅŸ. Ancak Revan'ın içeri girmesiyle büyük bir kaya parçası yuvarlanarak kapının aÄŸzını kapatıvermiÅŸ. Revan o an zalim devler tarafından tuzaÄŸa düşürüldüğünü anlamış ama artık çok geçmiÅŸ. Zifiri karanlıkta çaresizlik içinde beklerken korku da bütün vücudunu sarmaya baÅŸlamış Revan'ın. Artık sonunun geldiÄŸini düşünmeye baÅŸlamış. bu karanlık ülkede mahsur kalmış ama ne gelen varmış ne de giden. Böylece günler geçip gidiyormuÅŸ. O sırada yerin üstünde, güzeller güzeli Gülperi de rüyasında gerçek hayatta asla göremeyeceÄŸine inandığı yakışıklı bir genç görmüş. Aynı genci birkaç gece daha görmüş rüyasında periler padiÅŸahının güzel kızı Gülperi. Rüyasındaki yakışıklı genç çaresiz ve korkmuÅŸ bir ÅŸekilde ona kendisini kurtarması için yalvarıyormuÅŸ. Bir sabah dayanamamış ve rüyasını dadısına anlatmış. Dadısı Gülperi'nin rüyasını dinledikten sonra şöyle yorumlamış; “Güzel kızım, gördüğün rüya gerçektir. Gerçekten de böyle bir delikanlı var ve o ÅŸu anda zalim devlerin ülkesinde hapis.Bu yüzden de senden kendisini kurtarmanı istiyor” Gülperi dadısının bu yorumuyla hemen harekete geçmiÅŸ ve emrindeki muhafızlarla birlikte karanlık yer altı ülkesine doÄŸru yola çıkmış.


Revan gibi bütün kapılardan hızla geçmiÅŸler. Son kapının önüne geldiklerinde kapının aÄŸzının büyük bir kaya parçasıyla kapatıldığını fark etmiÅŸler. Gülperi muhafızlarına kayanın hemen yerinden kaldırılıp kapının açılmasını emretmiÅŸ. Aldıkları emirle muhafızlar kayayı hemencecik yerinden kaldırıp kapıyı açmışlar. Gülperi odadan içeri girince günlerdir rüyasına giren yakışıklı genci bir köşede baygın yatarken görmüş. Hemen onu yattığı yerden kaldırıp hızla yeryüzüne çıkmış muhafızlarıyla birlikte. Gülperi baygın yatan Revan'ı en yüksek kayanın üzerinde kurulu olan periler padiÅŸahının sarayına, kendi odasına götürmüş ve Revan'ı tedavi etmeye baÅŸlamış. Gülperi, perilere has, hiçbir insanoÄŸlunun bilmediÄŸi ilaçlarla tedavi etmiÅŸ Revan'ı. Çok geçmeden Revan kendine gelmiÅŸ. Gözlerini açtığında karşısında Gülperi'yi görünce öldüğünü ve cennete gittiÄŸini düşünmüş. “Dünyada bu kadar güzel bir kız olamaz” demiÅŸ kendi kendine. Gülperi, Revan'ın kendisine geldiÄŸini görünce çok sevinmiÅŸ ve elini uzatarak saçlarını okÅŸamış. “Korkma” demiÅŸ Gülperi, “Artık emin ellerdesin ve o karanlık ülkeden kurtuldun.” Revan günlerce Gülperi'nin odasında kalmış. Gülperi ve Revan birbirlerine deli gibi aşık olmuÅŸlar ve evlenmeye karar vermiÅŸler. Revan kendi ÅŸehrine gidip babasına durumu anlatmaya ve Gülperi ile evlenmesi için izin vermesini istemeye gitmiÅŸ. En kısa zamanda tekrar bir araya gelmek için sözleÅŸtikten sonra Revan kendi ÅŸehrine dönmüş. İnsanların padiÅŸahı günlerdir kayıp olan oÄŸlunu yeniden karşısında görünce çok sevinmiÅŸ. Bütün ülkede kutlamalar yapılmasını istemiÅŸ.


Revan babasına başından geçen bütün olayları anlatmış ve babasından peri padiÅŸahının güzeller güzeli kızıyla evlenmesi için izin istemiÅŸ. Babası oÄŸlunun bu isteÄŸi karşısında birden durgunlaÅŸmış. O güne kadar birlikte ve mutlu yaÅŸadıkları perilerle hiç kız alıp vermemiÅŸlermiÅŸ. Bu yüzden düşünmüş ve yaÅŸlılar heyetini toplayıp onlara danışmaya karar vermiÅŸ. PadiÅŸahın isteÄŸi ile toplanan yaÅŸlılar heyeti uzun tartışmalar sonunda insanlar ve perilerin asla birlikte olamayacağını, insanların yeryüzünde perilerin ise gökyüzünde yaÅŸadıklarını, insanların ölümlü, perilerin ölümsüz olduÄŸunu söyleyip böyle bir evliliÄŸin insanların da sonu olabileceÄŸini söyleyip böyle bir evliliÄŸin imkansız olacağına karar vermiÅŸler. Revan'ın periler tarafından büyülendiÄŸine inandıkları için böyle bir evliliÄŸi ancak perileri savaÅŸla ülkelerinden kovarak engelleyebileceklerine hükmetmiÅŸler ve derhal perilerle savaÅŸ hazırlıklarına baÅŸlanmasına karar verilmiÅŸ. Revan'ın da kendilerinden habersiz bir çılgınlık yapmasını engellemek için de onu odasına hapsetmiÅŸler. İnsanların kendileriyle savaÅŸ hazırlıkları yaptığını duyan periler padiÅŸahı bu duruma çok üzülmüş. Hemen halkını toplayıp onlara şöyle demiÅŸ; “Bizler onları korkunç devlerin zulmünden kurtardık. Ama insanlar zayıf yaratıklardır. Yaptığımız iyiliÄŸi çabuk unuttular. Çok geçmeden hatalarını anlarlar. Åžimdi onlarla savaşırsak çok büyük kayıp verirler. Büyük acılar yaÅŸanır. Nasıl olsa onlar hatalarını anlayacak. En iyisi biz ÅŸimdilik savaÅŸmayalım ve onlar hatalarını anlayana kadar da buralardan uzaklaÅŸalım”


Bütün periler birden yaşadıkları odalardan gökyüzüne doğru havalanmışlar. Peri padişahı çok geçmeden yeraltındaki zalim devlerin kendilerinin yokluğundan yararlanıp yeniden yeryüzüne çıkacağını düşünmüş ve insanlar için üzülmüş. Halkını toplayıp hemen şekil değiştirip güvercinlere dönüşmelerini istemiş onlardan. Bütün periler hep beraber birer güvercine dönüşüvermiş padişahlarının isteği üzerine. Böylece insanlar onları görse de tanıyamayacaklarmış. Güvercinlere dönüşen periler tekrar sivri kayalıkların ucundaki odalarına dönmüşler ve orada yaşamaya başlamışlar. Böylelikle insanları korumaya devam etmişler.

Gülperi de insanlar ve halkı arasındaki savaşa engel olmak için babasının isteğini yerine getirerek beyaz bir güvercine dönüşmüş. Her gün odasından çıkıp Revan'ın odasının penceresine konuyormuş. Revan da penceresine konan güvercini avuçlarına alıp Gülperi'ye duyduğu özlemi onu şefkatle sevip okşayarak gidermeye çalışıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyormuş. Gülperi de sevgilisinin bu durumu karşısında çaresizlikten kahroluyormuş ama yapabileceği bir şey olmadığının farkındaymış. O da Revan onu eline her alıp kanatlarını her okşadığında gözyaşlarını sevgilisinin avuçlarına döküyormuş...


Kaynak:

http://www.ahmetgunestekin.com/efsaneler.asp

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Sal Tem 11, 2006 8:25 am 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Pts Haz 19, 2006 8:27 pm
İleti: 470
Konum: Düzce
hocam ellerine sağlık çok iyi oldu gerçekten harika paylaşımlar
sevgiler..

_________________
Gözlerinin Dokunduğu Her Mekan Memleketim...


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Çar Kas 08, 2006 2:45 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Bir Antalya Efsanesi


Muhannet Su (Uçar Su) Efsanesi

Sizlere, Muhannet Suyu efsanesini anlatacağız. "Muhannet", kıskanç, bencil demektir. Diyeceksiniz ki, suyun da bencili mı olurmuş. Evet. efsanemizi okuduğunuz zaman, suyun da bencillik yaptığını göreceksiniz. Bakalım, su nasıl bencillik yapmış...

Finike ve çevresinde bilinen ve sevilen erenlerden Abdal Musa, bir gün Fethiye taraflarına gitmiş. Gittiği her yerde olduğu gibi, Fethiye köylerinde de Abdal Musa çok iyi karşılanmış. Yedirmişler, içirmişler, yatırmışlar... Köylüler kentliler onu gurup gurup ziyarete gelmişler. Sohbetini dinlemişler, akıl danışmışlar.

Abdal Musa da onları çok sevmiş. Hele hele gönlü tok, gözü tok, almadan veren, Tanrı misafirine gönlünü açan köylüleri çok beğenmiş Kendisine yapılan bu ikramları karşılıksız bırakmak istememiş.

- Ey güzel Allah'ın sevgili kulları. Allah gönlünüze göre versin, söyleyin
bakalım, eksiğiniz gediğiniz var mıdır?

Köylüler, Abdal Musa'nın bu iltifatına teşekkür etmişler.

- Sağ olasın Ey Musa. Sayenizde ve dualarınızla hiçbir eksiğimiz gediğimiz yoktur, demişler.

Abdal Musa, bu insanların gönül tokluğuna memnun olmuş. Ama bir şeylerin eksik olduğunu da görmüş. Sararan ekinlere, kıraç araziye bakmış

- Eksiksiz insan olur mu, aksayan bir şeyleriniz herhalde vardır.

Köylüler de, Abdal Musa'nın bu anlayışlı tutumu karşısında cesarete gelmişler.

- Her şeyimiz tamamdır Ey Musa, lâkin suyumuz yoktur. Bu yüzden, koyunlarımız, kuzularımız susuzluktan kırılır. Ekinimiz, bağ-bahçemiz. günü gelmeden sararır, demişler.

Abdal Musa'nın yüzü bulutlanmış. Doğrusu, bu derece büyük bir talep beklemiyormuş.

- İyi de, demiş. Sizler, bu güzelliklerin üstüne, bir de bol suya kavuşur sanız, çok zengin olursunuz. Çok zengin olunca da, Tanrı Misafirine güler yüz göstermez, onu gereği gibi ağırlamazsınız.

Köylüler telâşa kapılmışlar. Yeminler şartlar etmişler.

- Aman Ya Musa, ne var ise sende vardır. Hem biz zengin olursak.
Tanrı Misafirine daha iyi bakar, onu daha iyi ağırlarız. Yeter ki suya kavuşalım, demişler.

Abdal Musa, bu ısrarlar karşısında dayanamamış. Ağır ağır ayağa kalkmış, elinde âsasıyla bir kayaya doğru gitmiş. Köylüler de, arkasından, sessiz büyülenmiş bir şekilde onu izlemişler.

Abdal Musa, ellerini havaya açmış. Bir süre öylece kalakalmış. Sonra eline asasını almış ve "Yaa Allah!" diyerek asasını hançer gibi kayaya sokmuş.

Köylülerin şaşkın bakışları arasında asanın girdiği kayalıktan buz gibi. berrak bir su fışkırmaya başlamış. Bu su genişlemiş, büyümüş ve küçük ırmak olmuş.

Köylüler Abdal Musa'ya teşekkürler dualar etmişler. Ve onu. Saygıyla uğurlamışlar Bu suyun çıkması ile o köyün çehresi değişmiş. Bağ bahçe sulanmış verim çoğalmış, biranda köy zengin olmuş.

Olacak bu ya... bir kaç yıl sonra Abdal Musa'nın yolu, tekrar bu köye düşmüş. Birde ne görsün, herkes bir koşturmaca içinde. Onun yüzüne bile bakan yok. Aradan saatler geçmiş. Zaten yorgun ve açmış. Çaresiz köylülerden ekmek istemiş.

- Allah rızası için, bir parça ekmek verin demiş, demiş ama, dinleyen kim. Üstüne birde azar işitmiş.

- Haydi yoluna be adam. Hangi yüzle ekmek istiyorsun. Yani biz kazancımızı sana mı yedirelim. Yazın bizimle birlikte tarlada-ormanda çalıştın mı? Bizimle beraber ekin mi biçtin, harman mı ettin, demişler.

Kendi ağzıyla ekmek istediği halde, köylülerden ekmek alamayan Abdal Musa çok üzülmüş. Bu köylülere su vermesi için Tanrıya yakardığına pişman olmuş. Bunun üzerine Abdal Musa, etrafına toplanan tüm köylünün gözleri önünde yine ellerini açmış, yüksek sesle dua etmiş.

- Ey Tanrım! Bu zavallı insanlar, senin verdiğin nimetin kıymetini bilemediler . Zengin oldular ama, zenginliğin gereğini yapmadılar. Kötü bir gurura kapıldılar. Kibirlendiler, Tanrı misafirini aç koydular. Var iken vermediler. Onlara verdiğin güzel suyu muhannet kıl. Tarlalarına su gerektiğinde hiç akmasın, kış mevsimi gelip su gerekmediğinde de bulanık aksın, diye dua etmiş.

O dakika su kesilmiş köylüler yaptıklarına pişman olmuşlar, ama iş işten geçmiş. Tekrar Abdal Musa'nın ayaklarına kapanık af dilemek istemişler ama, biranda Abdal Musa ortalıktan kaybolmuş.

İşte o gün bugün bu su yön değiştirmiş, Hıdrellezden üç yada beş gün sonra büyük bir gürültü ile patlayarak gömbe yaylası tarafına akmaktadır.

Ama o güne kadar berrak akan su, Ekim ayı geldiğinde suyu bulanır ve Fethiye tarafına doğru akar. Bu suya, Fethiye taraflarında zamanında akmadığı için "Muhannet Su", Gömbe Yaylası tarafında ise: yüksekten döküldüğü için "Uçar Su" adı verilmiştir.


Derleyen: Yasın Demirbaş-Funda Erer
Kaynak Kişi: Hakkı Kocaoğlıı/Hasyurt-Finike

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Pts Kas 13, 2006 12:02 am 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
ARDAHAN EFSANELERİ

Ardahan çevresinde gök, bulut ve ejderhanın önemli bir yeri vardır. Horasandan gelme Arsaklılardan kalmadır, eğer ejderhanın kuyruğu güneyden sallanırsa bolluk, doğudan sallanırsa kıtlık ve savaş olur, eğer kuyruğu yere değerse ne bulursa yukarı çeker. Bu da halk arasında 'Hortumun' izah şeklini gösterir. Bulutların renkleri ve yönlerinin anlamıyla ilgili bir takım değişler vardır. Sabah bulut kızarırsa akşamı hoşgör şeklinde söylenir.

AÄŸca bulut gelende
Vay karanın başına
Kara bulut gelende
Vay sarını başına.

Anlamı: Ak bulutlardan dolu yağar, kıtlık olur, yemeğine düşkün olar kara esmer kişilerin, karnı kolay kolay doymaz. Kara bulutlar gelince de sarışınlar çabuk üşür. Bulut yönü için deyiş söylenir.

Bulut Göle'ye
Dön gel beriye
Bulut MuÅŸ'a
BaÅŸla iÅŸe.

Yağmur yağması için duasına çıkılır.

Kepçe gelin ne ister.
Gaşıh gaşıh yağ ister
Allah'tan suli yaÄŸmur ister.
Ver Allah'ım ver bir suli yağmur.

Ayrıca yağmur yağması için 'Godi' süpürge bebek gibi süslenir, ev ev gezilir, yiyecek talebi de olur.

Godi godiyi gördün mü
Godiye selam verdin mi?
Godi sizden ne ister,
Bir sulu yaÄŸmur ister

Yağsın yağsın göl olsun.
Dört yanımız, sel olsun.
Veren var olsun vermiyen de
Vermiyenin bir kızı olsun,

Bacadan düşsün bacağı kırılsın,
Kuyular dolu olsun.
Anbarlar sileli olsun


KURŞUN ASKER EFSANESİ

Posuf ilçesine bağlı secede de kahraman Mehmetçik hudut karakolunda nöbetçidir. Kulağına sesler gelir ve karşı tepeden düşman görünür. Arkadaşları duysun diye silah atar, onlar gelinceye kadar düşman sarar. Ruslar kurşun yağmuruna tutulur. Bu köye "Kurşun Çavuş" denmiştir.


KÜR ÜZERİNDEKİ UĞUZ TAŞI EFSANESİ

Ahıska Nekeleye köyü Hırtıs arasında Ardahan'dan gelen Kura suyunun üzerinde Uğuz taşı denen iki kapı boyunda bir kesme taş vardır. Uğuzlar'dan iki kardeş o koca kaya gibi taşı bir taş ocağından keserek buraya köprü kurmak için getiriyorlar. Bunlar taşı kesip Kura'nın kıyısına koyduktan sonra öğle yemeği için evlerine giderler. Bu sırada Uğuzlar'a göre ufak yapılı bir adam da onların evine konuk gider.

Uğuz'un atının torbası bir Somar (320-330 kg. kadar) arpa alır. O ufak adam Uğuz'un gözünün koca bir kilim gibi duran atın torbasını doldurduktan sonra gücü yetmediğinden atın başını eğdirir ve kolaylıkla arpa dolu torbayı hayvanın başına takar. Uğuz'un anası bunu görünce oğullarına der ki "Sonunda dünyayı bunlar ele geçirip yiyecekler". Bu durumu gören iki Uğuz kardeş de ufak adamın gücü ile büyük işleri başardığını bu at torbası olayında gözleri ile gördüğünden Kura üzerinde kurmak istedikleri taş köprüyü yapmaktan vazgeçerler. Sonradan o uzun ve dev yapılı Uğuzlar saflık ve hile bilmezliklerinden zamanla yok olup giderler.

Uğuzlar sık sık uyumazlarmış. Uyudukları zaman da yedi gün aralıksız uyurlarmış. "Uğuz'un uykusuna yattığı" sözü buradan kalmadır.


TEKÇAM EFSANESİ

İlimizin merkeze bağlı Ovapınar Köyü dağlarında bulunan ormanlık bir alan zamanla yok olur, ancak bir tane çam ağacına kimse dokunmaz. Geceleri ağacın etrafında mumların yandığını gören yöre halkı bu çam ağacının kutsal olduğuna inanır ve dilek dilemek için buraya gelir. Ancak bir gün çevredeki köylerden birinde yaşayan bir adam ağacı kesmeye karar verir. Ağacın yanına gelerek baltasıyla kesmeye başlar ve baltayı vurduğu yerden kan gelir. Ağacı kesmeye kararlı olan adam vazgeçmez ve ağacı keserek evine götürür. O günün akşamında bu bölgeye görülmemiş derecede bir yağmur yağar ve adamın yaşadığı köyden bir sel geçer. Sel köyden sadece bu adamın evini ve ailesini götürürken, başka kimseye zarar vermez

Bugün ağacın bulunduğu yerde "Tekçam" denilen bir çeşme akmakta ve yöre halkı yağmur yağmadığı zaman buraya gelerek yağmur duası etmektedir.


ÜÇ OĞUZ KARDEŞLER EFSANESİ

İki bin yıldan önceleri Ardahan'a Kaçta-Kalaklar (Koçaklar Şehri) adını verdiren dev yapılı çok yiğit kişiler sayılan Nuri (Gur-Uğuz) Türkleridir. Uğuz-Çayırı Çıldır İlçesinin Krut Kale Bucağı ile Meşe-Ardahan denilen Hanak İlçesi arasında ve Kür Irmağının solundadır.
Uğuz Çayır dör köyün biçeneğidir. Güneyinde Uğuz Dağı veya Ziyaret Dağı tpesinde Mağlısa Kule bir tandır ocağı Öreni vardır. Bu Uğuzlar'ın bir Beğ'i varmış. Ardahan-Hanak İlçesini alır. Bu yerler çamlık ve ormanlıkmış. Uğuz Dağının yanında her yıl 300 araba ot biçilmekte ve işlemi aynı günde bitirilirmiş. Bunlardan bir Uğuz tırpan ile biçerken, bacısı ona öğle yemeği getiriyor. Omzunda heybeyle gelen bacısını görmez ve ikiye biçer. Tırpanın al kanlarını görünce bir hayvana mı zarar verdim diye düşünürken, bacısını biçtiğini anlar, çok sarsılır. Tepeye çıkar, mezar açar bacısına sarılı olarak orda ölür.

Uğuzlar oraya bir Mağlısa (Kule) yaparak, ziyaret yeri haline getirirler. Şu anda bile ziyaret edilmektedir.


ÇILDIR GÖLÜ DİBİNDEKİ ESKİ ŞEHİR

Eskiden gölün dibinde, bir şehir varmış, buranın Beği Ağcakala'da otururmuş. Bu şehrin dokuz burma musluklu punğarı (çeşmesi) varmış. Bu çeşmelerden su alanlar, burmayı kapatsınlar, yoksa şehri su basar, diye söylenirmiş.

Bir akşam karanlığında su dolduran kıza yıllardır askerde olan ağabeysinin geldiğini söylüyorlar, sevincinden burmayı kapatmayı unutuyor. Evleri, çukur yerleri su basar, herkes kaçar, ancak kilisenin kümbeti görülüyor. Akşama doğru o da su altında kalıyor. Şehirden sağ kalıp kaçanlar Ağcakala Adasına gelip, burada barınıyorlar.

***
Karga, güvercin, sığırcık pike yaparak uçarsa, yağmur veya fırtına, kurbağa veya guguk kuşu öterse yağmur beklenir.


Kaynak:

http://www.ardahan.gov.tr/anasayfa.htm
http://www.ardahanlilar.org
Nazire BAYRAKTAR-"Ardahanım"

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Sal Kas 14, 2006 2:29 am 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Bir Aydın Efsanesi

Resim

Medusa Efsanesi:

Kainatın, Tanrılar tarafından bölüşüldüğü çağlarda, Medusa adında güzelliğiyle herkesi kıskandıran, aynı zamanda bütün tanrıları kendisine aşık eden bir kız yaşarmış. Medusa o kadar güzel bir kızmış ki yeryüzünde güzelliğiyle ona rakip olabilecek başka bir kadın bulmak mümkün değilmiş. Bu yüzden derlermiş ki, yeryüzünde bütün kadınlar bu güzelliği yüzünden Medusa'yı kıskanırmış. İşte bu güzel Medusa kendisine Tanrılara adamış ve iki kız kardeşi ile birlikte baş Tanrı Zeus'un en sevdiği kızı zeka Tanrıçası Athena'ya ait bir tapınakta yaşarmış. Phorkus ve Keto'nun kızları olan bu üç kız kardeşten Medusa'nın haricinde diğer ikisi ölümsüzmüş. Kendi tapınağında yaşayan bu güzel kızı gören Athena da kızın güzelliğinden etkilenmiş ama kendisini daha güzel ve çok daha zeki bulduğu için de pek fazla önemsememiş. Athena, Baştanrı Zeus'un kardeşi olan denizlerin efendisi büyük Poseidon ile birlikteymiş. Güçlü ve ölümsüz, büyük Tanrı Poseidon da karısı Athena'nın tapınağında yaşayan bu güzeller güzeli kızın farkındaymış ama Tanrılar katında bir ölümlüye aşık olduğu için küçümsenmekten korktuğu için de gizliyormuş ona olan ilgisini. Bir gün Athena her şeyi bilen baş Tanrı Zeus'un izniyle öğrenmiş Poseidon'un,Medusa'ya karşı ilgisini. Poseidon bunu şiddetle reddetmiş ve Tanrıça Athena'ya da yeryüzü ve gökyüzünde ondan daha güzel ve alımlı hiçbir canlının olmadığı üzerine yeminler etmiş. Athena da Poseidon'un bu söylediklerine inanarak olayı çok fazla büyütmemiş.Poseidon Athena'ya öyle demiş demesine ancak yine de bir türlü çıkaramıyormuş aklından dünyalar güzeli Medusa'yı.

Medusa tutkusu yüzünden Poseidon aklını kaçıracak gibi oluyormuş. Sonunda denizlerin büyük tanrısı bu tutkusuna yenik düşmüş ve bir gün gizlice girdiği sevgilisi Athena'nın tapınağında, güzeller güzeli Medusa'ya zorla sahip olmuş. Dünyalar güzeli Medusa harap bir halde tapınakta kalmaya devam ediyormuş ama bu olayı Athena'nın duyması da fazla zaman almamış. Athena, güçlü Poseidon'un bu yaptığı karşısında kendisini aşağılanmış hissetmiş. Bu hissi önce derin bir kıskançlığa, sonra da büyük bir sinire dönüşmüş. Öyle hiddetlenmiş,öyle hiddetlenmiş ki Medusa'yı çok acı bir şekilde cezalandırmaya karar vermiş ve kendi kendine demiş ki "Öyle birden öldürmeyeceğim onu ve kardeşlerini, onlara da önce büyük acılar çektirmeliyim.Tıpkı benim çektiğim gibi."Ve bu sinirle Medusa ve kız kardeşlerini birer ifrite çevirivermiş. Dünyalar güzeli Medusa ve kız kardeşlerinin artık yüzleri o kadar çirkinmiş ki kimse bakmaya tahammül bile edemiyormuş. Medusa'nın gören herkesi bir mecnuna çeviren, en ufak bir yelde bile bütün telleri havalanan o güzelim saçlarının her bir teli bir yılana dönüşmüş. Bununla da yatışmayan Athena'nın siniri Medusa'ya yine de bakmaya çalışan herkesi o bakışların taşa çevirmesini sağlamış. Gel zaman git zaman Athena bu cezayla da yetinmemiş ve Medusa'yı öldürmek için Argos Kralı Akrisios'un kızı Danae'nin, Zeus'tan olma oğlu Perseus'la yani üvey kardeşiyle işbirliği yaparak Medusa'nın kafasını kesmeye karar vermiş.Perseus üvey kız kardeşinin bu isteğini hemen yerine getirerek ışıltılar saçıp insanların gözlerini kamaştıran keskin kılıcını savurduğu gibi zavallı Medusa'nın yılan saçlı kafasını bedeninden ayırıvermiş.

Ancak Athena'nın bilmediği bir şey varmış. Güzel Medusa, Poseidon'un kendisine zorla sahip olduğu gece denizlerin kudretli Tanrısından hamile kalmış. Perseus'un gözleri kamaştıran kılıcı Medusa'nın kafasını bedeninden ayırdığı anda Poseidon'un Medusa'nın rahmine bıraktığı çocukları Pegasus ve Chrsyar, Medusa'nın cansız bedeninden dışarı çıkıvermişler.Athena, denizler tanrısı Poseidon'dan olma bu iki kardeşi kendisine köle yapmaya karar vermiş. Kardeşlerden Chrsyar'ın iyi bir savaşçı olacağını düşünen Athena onu kendisine, kanatlı beyaz bir at olarak doğan Pegasus'u da Korinthos şehrinin kralı Glaukos'un oğlu Bellerophone'e vermiş. Pegasus'u ona vermesinin nedeni de Bellerophone'nin ağzından ateşler saçan, aslan başlı, keçi gövdeli ve yılan kuyruklu Khmimaira adında bir canavarla savaşmaya gidecek olmasıymış. Athena, uzun zamandır bu canavarla savaşmak için yardım isteyen Bellerophone'a Pegasus'u vererek yardım çağrılarına da kayıtsız kalmadığını göstermiş böylece. Athena "Pegasus, Bellerophone için bu savaşta oldukça işi yarar, ne de olsa denizler Tanrısı güçlü Poseidon'un oğlu" diye düşünmüş. Bellerophone, Pegasus'u iyi bir savaşçı olarak eğitmiş ve çok güzel bir dostluk kurulmuş aralarında. Zamanı gelince de Bellerophone kanatlı atı Pegasus'a binerek Khimaira ile savaşmaya gitmiş. Pegasus canavarın ağzından fışkırttığı alevlerin kendilerine ulaşamayacağı bir yüksekliğe çıkmış. Bellerophone da canavara havadan oklarıyla saldırmış. Kurşun ve demir karışımı oklarının birbiri ardına fırlatmış korkunç canavara.

Canavar yaralanıyormuş ama bu yaraları hiç de ölümcül değilmiş. En sonunda elinde tuttuğu,Tanrıların onu kutsadığı mızrağını kaldırmış ve canavar Khimaira'nın en zayıf yerine, yani tam çenesine saplamış.Canavar Khimaira'nın ağzından fışkırttığı alevler mızrağın kurşun ucunu hemen eritmiş.Eritince de kurşun canavarın boğazından içine doğru akmış.Ve canavar oracıkta ölüvermiş. Bellerophone canavarın cansız bedenine gururla bakmış.Yakın dostu büyük ve güçlü Tanrı Poseidon'un oğlu Pegasus'la birlikteyken yenemeyeceği hiçbir düşman olamayacağını düşünmüş. Bellerophone bu büyük zaferinin sarhoşluğu içinde kendinden geçmiş ve artık kendisini de bir Tanrı olarak görmeye başlamış.Yerinin de Tanrıların yaşadığı Olympos Dağı'nın zirvesi olduğunu düşünerek oraya doğru yola çıkmış.O sırada Olympos'taki tahtında olup biteni izleyen Tanrıların Tanrısı Zeus,Olympos'a doğru kanatlı atıyla gelen Bellerophone'u görünce çok sinirlenmiş. Hemen bir atsineğini göndererek Pegasus'u ısırmasını emretmiş.At sineği Baştanrıdan aldığı emirle birlikte hızla Bellerophone ve Pegasus'un yanına gitmiş ve Pegasus'u ısırmış.At sineğinin ısırmasıyla canı çok yanan Pegasus gökyüzünün engin mavilerinin ortasında çırpınınca sırtındaki Bellerophone'u da atıvermiş. Böylece Bellerophone tanrılara karşı işlediği bu büyük günahının cezasını ölene kadar insanların ondan iğreneceği bir şekilde çirkin,kör, sakat olarak geçirmeye mahkum olmuş.Pegasus ise yükselmeye devam etmiş. Sonunda Olympos'un tepesine varmış.Zeus buraya kadar gelebilen bu kanatlı beyaz atı çok sevmiş ve kendisinin silahlarını taşıyan bir hizmetkar olarak yanında görevlenmiş...


Kaynak:

http://www.ahmetgunestekin.com/efsaneler.htm

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Sal Kas 14, 2006 9:34 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Bir Balıkesir Efsanesi:


Sarı Kız

Resim


Marmara ve Ege bölgelerini birbirinden ayıran ve genç dağlar grubuna giren Kazdağları'nın en yüksek tepesine Sarıkız Tepesi adı verilmektedir. Bu tepenin adı hakkında pek çok efsane anlatılmaktadır.
Çok eski zamanlarda Güre köyünde çok güzel bir kız varmış. Bu kızı köyün bütün gençleri sever ve evlenmek isterlermiş. Adı Sarıkız olan bu güzel kızın babası ise bin bir zahmetle büyüttüğü kızını, talip olan gençlerin hiç birine vermezmiş. Bunun üzerine gençler Sarıkız'a iftira etmişler. Köylüler de Sarıkız'ın babasına giderek:

"Kızın kötü yola saptı. Ya kızını öldürürsün ya da buralardan çekip gidersin" demişler.

Düşünüp taşınan baba, kızını öldürmeye kıyamaz; ancak köylülerin yüzüne bakabilmek için Sarıkız'ı gözden uzak tutmak gerektiğini düşünür.Kızını yanına alan baba, Kazdağı'nın zirvesine çıkar ve güttükleri kazlarla birlikte kızını bırakıp geri döner. "Kurt kuş yerse de gözüm görmesin, yaşarsa da herkesten gizli yaşasın" demiş.

Kazdağı'nda kalan Sarıkız ölmemiş ve kazlarını gütmeye devam etmiş. Hatta yolunu, izini kaybedenlere yardımcı olmuş. Bu durum kısa zamanda babasının kulağına gitmiş. Kızının ölmediğini öğrenen baba, Kazdağı'na kızının yanına çıkmış. Dağda kaz çobanlığı yapan Sarıkız, babasını görünce sevinmiş, ona yemek ikram etmiş. Yemek sırasında babası kızından su istemiş. Sarıkız elini uzatarak kilometrelerce aşağıdaki Güre çayından su alarak babasına vermiş. Babası kızının ermiş olduğunu görünce pek sevinmiş.

Sarıkız'ın öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu yere Sarıkız Tepesi, babasının öldüğü yere ise Babatepe veya Kartaltepe adı verilmektedir.


Başka bir Sarıkız efsanesi de şöyledir;

Delikanlının biri güzeller güzeli bir kıza aşık olmuş. Kız, evlenme şartı olarak, delikanlıdan gücünü ispatlamasını istemiş. Bu şarta göre delikanlı sırtına yüklenen tuz çuvallarını taşımak zorundadır. Delikanlının sırtına tuz çuvalları yüklenmiş. Yamaçtan tırmanırken çuvallar dengesini kaybetmiş ve delikanlı yuvarlanarak göle düşmüş. Tuzlar ıslandıkça çuvallar ağırlaşmış ve delikanlıyı suyun derinliklerine çekmiş. Köy halkı bu acıya sebebiyet verdiği için kıza öfkelenmişler. Ona yumurtalar atmışlar. Sarı Kız adı da buradan kalmış.

Öfkeleri yatışmayan köylüler babasına giderek kızını şikâyet etmişler ve onu yok etmesini istemişler. Babası yumurtalara bulanmış kızını alıp tepeye çıkmış. Kızını öldürmeden önce abdest alıp namaz kılmak isteyen baba kızından su bulmasını istemiş. Kız delikanlının boğulduğu gölün suyundan getirmiş. Su tuzlu olduğu için babası yeniden tatlı su bulup getirmesini istemiş. Bunun üzerine kız ayağını yere vurmuş, o anda yerden bir kaynak suyu fışkırmaya başlamış. Durumu gören babası kızının ermiş olduğunu anlamış ve onu öldürmekten vazgeçmiş. Kimsenin zararı dokunmasın diye de suyun etrafını taş duvarla çevirmiş.

Kaz dağlarının zirvesindeki bu kaynak, bugün hala yörede şifalı olarak bilinmektedir. Ayrıca hem Sarıkız'ın, hem de babasının öldükleri yerler kutsal sayılmaktadır. Babasının öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu kabul edilen yere Kartaltepe veya Babatepe; Sarıkız'ın kabrinin olduğu tepeye ise Sarıkız Tepesi adı verilmektedir.

Kazdağı'nın zirvesinde bulunan Sarıkız'ın kabri bugün de yöre halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Her yıl 14–16 Temmuz tarihleri arasında Akçay' da yapılan Zeytin Festivali'nde Sarıkız da temsil edilmektedir. Ayrıca Sarıkız'ın kabri başında herkesin dileÄŸini yazabildiÄŸi büyük bir dilek defteri bulunmaktadır.


Kaynak:

http://www.balikesirturizm.gov.tr/anlatmalar.html

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Çar Kas 15, 2006 9:19 am 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Per Nis 13, 2006 11:21 am
İleti: 1187
Konum: Konar-Göçer
Kütahya Efsaneleri

KÜTAHYA İLİNİN ADI:

Bir zamanlar yörede dul bir kadın yaşarmış.Geçimini sağlamak için çanak çömlek yaparak pazarda satarmış. Yaptığı çanak ve çömlekler o kadar sağlam ve güzel olurlarmış ki hemen beğenilip alınırmış. Bu nedenle diğer çanak ve çömlekçilerinki alıcı bulamazmış. Zorda kalan öbür çanak çömlekçiler bu duruma şaşarak sonunda bu kadının çanak çömleğinin sağlam ve güzel olmasındaki sırrın toprakta olduğuna kanaat getirirler ve derler ki :?bu kadını izleyip nereden toprak aldığını öğrenelim, bizde oradan toprak alalım.? Derler. Dediklerini yaparak, gizlice kadını takip ederler. Kadını şimdiki ilimizin (Kütahya) bulunduğu yerdeki, küçücük bir tepeden toprak aldığını görürler. Bunun üzerine bütün çanak çömlekçiler oradan toprak almaya başlarlar.Bundan sonra çanak çömlekçilik gelişir ve burada bir kent kurulur. Adınada seramik kenti anlamına gelen Seramorum denir. Daha sonra kentin adı Kotiyom olarak değişir.



SARIKIZ EFSANESİ:


İnsanlar kaya kovuklarında, inlerde otururken şimdi hamam olan mağara bir koca ninenin evi, boyalık denilen inde samanlığıydı. Ninenin sarı saçlı, çakır gözlü, bal tanli bir kızı vardı. Kızın vücudu kadar içi de güzel ve temizdi.Nine, kızını çok severdi.Kızında çok sevdiği bir sarı ineği vardı.Elinde büyüttüğü bu sarı ineğe bütün sevgisini bağlayan kız,ineğin sabah akşam yemini, suyunu kendi eliyle verirdi. Bir gece yine ineğe saman vermek için ine girdiğinde, kulağına uğultular gelir. Çok derinden gelen bu sesleri hiçbir sese benzetemez, kulak verir. Bu sesin kendisine seslendiğini anlar. Gelen ses;

-Güzel kız, melek kız! Geliyom, geliyom harlayarak mı gelem, gürleyerek mi?


O ana kadar korku nedir bilmeyen ceylan yapılı dağların kızı ilk defa bu gizli ses karşısında irkilmiş. Hemen ninesine koşmuş. Heyecanını onun sıcak koynunuda yatıştırdıktan sonra olanları anlatmış. Nine kız bir hayli düşünmüşler. Ne idi bu?!... Dağ anası mı, orman ejderhesı mı cin mi, haydut mu, yoksa kıza gönül vermiş sevdalı mı?.... Ya harlaması, gürlemesi ne oluyordu. Bunu bir türlü çözemediler. Kimselere diyemediler.Her iyi ve kötü gün gibi o gününde sabahı oldu. Gündüz gözüyle köşeyi bucağı aradılar, taradılar, in cin yoktu.Ertesi gece nedense vakti gelince kız yine kız yine duramadı yine samanlığa koştu. Bu sefer ses daha açık gelir. Nine geldiğinde ses kesilir. Kız yalnız kalınca belir ama o gecede bir şey diyemezle. Üçüncü gün karar verirler bu gaipten gelen sesin sahibi kim ise ne ise çıksın diye sese cevap vermeye karar verirler. O gece de kız karanlıkların derinliğine gene ay parçası gibi süzüldü, kulak verdi uğultular canlandı ve kayalar dile geldi

- Güzel kız sarı kız geliyom, geliyom, izin ver?

Kızın ağzından bir çığlık gibi çıkıverir sözler:

- İn misin cin misin ne isen gel göreyim?

Kayalardan bir uÄŸultu kopar ve

- Harleyem mi, gürleyem mi?

Bunun üzerine kız korkuyla

- Harla ey mübarek harlayarak gel der.

Bu sesi her oyuktan fışkıran suların harıltısı takip eder. İne dolan sıcak kızı içine alır.Ilıcada şimdi büyük hamam olarak bilinen Boyalık hamamı olur.

Hamama gelen iyi yürekli, ince duygulu, temiz kalpli kişilere Sarı kızın göründüğü inancı yaygındır. Bunun içinde bir efsane söylenir.

Günlerden bir gün hamama giden iyi yürekli bir kadın sıcaktan fenalaşıp baygınlık geçirir, hamamın havuzuna düşer. Suyun dibinde bir delik görür, buradan geçince küçük bir bölmede karşısına sarı saçlı güzel bir kız çıkar Kuran okuyan kız onu kurtarır. Öbür bölmeye geçirir, kurtarır.


KALE EFSANESİ

Efsaneye göre bir zamanlar Kütahya'da minareden boylu, olağan üstü, dev gibi iri ve güçlü adamlar yaşarmış. Ömürleri de boyları gibi uzunmuş. Bazıları susadığında eğilip kente üç kilometre uzaklıktaki Felent çayından su içerlermiş.Bir gün bu adamlara liderleri yan yana dizilmelerini emretmiş, dizinin bir ucu yoncalıya diğer ucu Nemrut kayasına ulaşmış. Liderleri Nemrut kayasından parçalar kestirerek oda büyüklüğünde kaya parçaları elden ele geçirilerek Gulam köyü diye bir köyün yanında işlenerek kentin yanındaki şimdiki Hisar tepeye taşınır.Bir söylentiye göre şimdiki Enne Köyünün adı bu olaydan kaynaklanır.Daha önceleri ?Elele ? olan köyün adı zamanla Enne'ye dönüşür. Kalenin yapımı uzun sürer.Bedenler, örülür, saralar kururlur, su mahzenleri kazılır ve yer altı yolları yapılarak, görkemli bir kale yükselir.Bu sırada bin yaşına yaklaşmış olan başkanın bir oğlu varmış. Henüz bıyıkları yeni terlemiş olan başkanın bu oğlu 300 yaşındaymış ve birden ölmüş. O güne kadar ölümle ilk kez karşılaşan babanın beli bükülür ve yaptığı kaleye bakar bakar,Üç yüz yaşında oğlum öldü hamı traş


YONCALI EFSANESİ:

Bir zamanlar Kütahya valisinin güzel bir kızı varmış. Bu kız amansız bir hastalığa tutulur.Kötü ve bulaşıcı olan bu hastalık tedavi edilemez. Sağlığından ümit kesirli ve başkalarına da bulaşır korkusuyla kızın kimsesiz boş bir yere bırakılması düşünürlü ve bir gün Yoncalı'nın bulunduğu yere bir çadır kurulur. Kız oraya bırakılır. Yemeği bırakılır. Kız orada bir müddet kaldıktan sonra bir gün tüyleri dökülmüş, cılız bir kurt görür. Kurt her gün ikindi serinliğinde çayırın yanından geçerek bir yere gidip gelmektedir. Bir müddet sonra kurt düzelmeye ve tüylerinin çıkmaya başladığı görür Kız bu durumu merak eder. Sürünerek bunun izinden gider. Birde bakar ki; çayırlıklar arasında bataklık var . Kurt birinci batağa girip içine batıp batıp çıkmaktadır. Buradan çıkıp ikinci batağa girmekte ve sonunda temiz suda durulanıp çıkmaktadır. Bu durumu gören kız aynı şekilde bataklara girip çıkmaya başlamış. Günden güne iyileşmiş gücü yerine gelmiş, yüzü gözü düzelmiş.Tam iyileştiği bir gün bir çoban onu görür ve kızı sever. Yanına gelir. ?in misin, cin misin?? der kızda ?ne inim ne de cinim senin gibi adem oğluyum? der ve olanı biteni anlatır.Çoban kızı alıp babasına götürür. Baba kızını iyileşmiş görünce sevincinden ?Dile benden ne dilersen?? der. Çoban birkaç kez sağlın diledikten sonra kızının kendisine verilmesi ister. Baba da kızını verir. Kızda çobanla evlenir.Baba, buraya bir hamam ve bir cami yaptırır. Herkese şifa olsun diye.


MEHMETÇİK ÇAMI EFSANESİ

Vakıfköyü Seyit Ali anlatıyor: Malazgirt Savaşı sonrası ilerleyen, her gün bir yenisi eklenen topraklara, asalet katan Müslüman Türkün Tevhit mührünü basan öncü kuvvetlerin avcı kolundan bir askerin önüne işte bu mıntıkalarda 15-20 kadar gavur askeri çıkar, aralarında çıkan çarpışma sonunda orası düşman askerlerine mezar olur. Şimdi bile biz oraya gavur mezarlığı deriz. Aldığı derin bir yara ile oradaki topraklara kanını akıta akıta çeşmenin başına varır, dermansız düşer, bayılır oraya. Yetişen arkadaşları bir süre sonra bulurlar onu. Ruhu henüz cesedinden çıkmamıştır. Ayın hilal hali, yıldızı ile Mehmetçik'in yanında sanki bir bayrak gibi aksetmiştir. Can havli ile tuttuğu küçük çam filizi avucunda öylesine biçimlenmiş bırakmıyor, dudaklarında inilti ile ?Allah Allah? der. Biraz sonra arkadaşlarının kolları arasında Kelime-i Şahadet getirerek ruhunu teslim eder. Avuçlarının arasında çam filizi, bir kabın içinde donan alçı gibi şekil almıştır. Arkadaşları, rengi kırmızıya dönen çeşme ayağının içine akseden hilal ve yıldızın kenarına o çam filizini, baş ucuna gelecek şekilde elbiseleri ile beraber gömerler ve yollarına devam ederler.

O küçük çam, yerdeki bu eşsiz manzarayı bir bayrak halinde göklere çıkarmak istercesine, dallarını sağa sola yaymadan öylece yükseklere çıkardı. Büyüdü, tohumlarını çevresine saçtı. Oldu bir orman. Bu ağaçların gövdesinden akan sakız dediğimiz göz yaşları kan renginde, pürçüklerinin arasından geçen rüzgar tüylerimizi diken diken eden şehitler senfonisi sanki.. Ve Yunus'un sözlerinde ilahilerle nesilden nesile geliyor hikaye? Sırtını ebediliğe dayamış, cesetleri unutulma çukurlarında çürümeyen, Rableri katında dirilerin abideleri ile dolu bu mekan Tavşanlı'nın Vakıf Köyü'nde?Bu abide çamların civarındaki diğer ağaçlar, bektiler hepsi bir bütünlük içinde, Mehmetçik'in eşsizliğini anlatırcısına oraya kümelenmişler. Ihlamurlar, şahane kokularını burarda hiç kimseden kıskanmıyorlar. Çoban çamları, yavrularını burada koruyorlar. Altın sarısı pürçükleriyle dünya botanik literatürüne geçmeye hazır isimsiz kahramanlar gibi, nadide mutasyonlar, hep burada Mehmetçik Çamı'nın çevresine gelip yerleşmişler.
Dünyadaki meşhur bilim adamlarına nev'i şahsına münhasır özellikleri ile ziyaretgah haline gelen bu ormanımızdaki ağaçlardan birini ilk gördüğünde heyecanlanan Belçikalı Yelene İSTAVROZ çıkararak aynen şunları söyledi:
?Allah inanan insanlar Allah'a şükrün borçlarını ödemek için gelip bu ağacı tavaf etmelidir.?
Sonra buralara kadar felçli haliyle çamımızı görmeye gelen kocasını sırtına aldı, gözyaşları ile tavaf ettiler ve akabinde dediler ki; ?Yalnız bu ağaç Türkiye için bir hazinedir.?
İşte bu hazinemizi her sene ziyaret etmeye gelen, yüzlerce bilim adamının müşterek arzusu, bu tabiat harikalarının özenle korunması. Mehmetçik Çamlarını kesme bahtsızlığına yakalananlarının hepsinin müşterek akıbeti, dileyerek intihar. Bu bir rivayet değil, istatistiği bir sonuçtur. Seyit Ali Amca'ya ve Vakıf köylülere, bu çamları kesenlerin hallerini sorduk, bakın neler söylediler:
- Mahzar Osmanlık olur.
- Bir daha uyuyamaz.
- Ailesinden birine sara gelir.
- Onmaz.
- Titrek olur (devamlı eli ve ayağı titrek, yemek bile yiyemez.)
- Hayvanları ölür, evi barkı yanar. - İflah olmaz. - Toprak bile kabul etmez. (ölüsünü)


ÇOBAN MURAT ÇAMI EFSANESİ KOYUN AĞILI DEDESİ

Nereli olduğunu bilen yok dedemizin. Hangi köye çoban dursa bir önceki köyün halkından biri zannedilirdi. Nedense o, kendini bırakmak istemeyenlerin yalvarıp yakarmalarına bakmaksızın her iki veya üç yılda bir köy değiştirirdi. O, ağaçları, hayvanları, böcekleri, kuşları, çiçekleri öyle çok severdi ki, nerede çobanlığa dursa başka bir güzellik gelirdi. Yaz, kış dağlarda gezer, ağaçlarla kuşlarla konuştuğu söylenirdi. Hemen her yerdeki müşterek ismi ?Çam Dede? veya ?Çoban Dede?'ydi. Esas adı Murat' mış. Dağlarda ağaçlarda aşılar yapar, yeni aşılı meyveler, yeni türler, yeni formlar elde etmeyi diğer çobanlara da öğretirmiş.
Belki 10 veya 15 sene oldu, bu köye geleli ?Son durağım bu dağlar benim? dermiş diğer çobanlara. Bir çam ağacının altına ağılını kendisi kurar, yaz kış orada yatarmış. Ne hikmettir bilinmez, altına ağıl kurduğu çamların dalları, şemsiye gibi ağılın üstünü kapatır, altına yağmuru, karı geçirmez, hatta kışları bir çok yabani hayvan o ağaçların daları içinde bir in gibi kışlarlarmış.
Elindeki asası ile ağaçların etrafında çizgiler yapar, o çizgilerden içeriye ne bir canavarın girdiği, dışarıya da bir tek koyunun çıktığı görülmez, onun koyunlarının gölgelendiği tüm çamlar, adeta hayvanlara bir ağıl olurmuş. Ona koyun ağılı dedesi diyenlerde vardı. Çam dede diyorlardı. Çoban Murat Dede derlerdi. Köye hiç inmez, tüm dostları, koyunlar,ağaçlar, dağlar,bayırlar idi.
Domaniç Dağlarında
Çobanlık yapardı
Murat Dede
Ağıtlar yakardı koyunlarına
Aşılar yapardı ağaçlarına
Koyun Ağılı Dedem,
Baharı, yazı, kışı, güzü
Daim gülerde yüzü
Onunla kurttan korkmazdı kuzu
Uyumaz gezerdi, yıldızlarda sonsuzu,
Hiç eksik olmazdı dağlarda tanrı misafirleri, Bayram ederdi onları görmekten ağırlamaktan . Gelen misafirlerine ağaçlarını, çamlarını, çamlarının altındaki ağıllarını gösterir, çiçekleri verir, meyveleri verir, canı isterse kavalı ile adeta yeni besteler yapar, memnun etmeye çalışırdı ziyaretçilerini. Ama bu defa gelen misafir, daha önce gelenlere benzemiyordu. Köyün muhtarının cenazesini getiriyordu, karısı, köylü bayram etti, muhtar öldü diye. Dert yandı Çoban Murat Ağa'ya muhtarın karısı. Köy mezarlığına gömülmesine müsaade edilmeyince, ne yapsındı kadıncağız. Zar zor koymuş kocasının cesedini öküz arabasına, gömüversin diye getirmişti. Şimdiye kadar gelen misafirler hep diriydi. Onlara ağzından ikramlar yapardı . Ne yapsın düşündü taşındı, muhtarın karısı ile bir çamın altını kazdılar mezarı, koydular muhtarı içine. Kapattılar üstünü, üzgün kadıncağız, Çoban Murat Ağa'nın içinden okuduğu duaya ?amin? dedi ve döndü evine.
Aradan ne kadar zaman geçti bilinmez, köyünde zulmün sembolü haline gelmiş muhtar bu defa köylülerin rüyalarında cennette görünüyordu. Hemen hemen tüm köy görmüştü bu rüyayı. Kimse çıkıp da anlatamıyordu rüyasını, ta biri çıkıp da anlatıncaya dek. O zaman herkes teker teker söylediler, ?Biz de gördük o rüyayı ? ama böylesine kötü bilinen muhtarın herkes tarafından cennette görünmesini gerektiren iyi bir tarafı olmalıydı. Düşündüler, düşündüler bulamadılar. Hanımına sordular, o da görmüş aynı rüyayı ama yorumlayamamıştı. Zira o da beraberliklerinde kocasının iyi tarafına rastlayamamıştı. Düğüm muhtarı gömen çoban muratta çözülecekti. Gittiler koyun ağılına buldular ve sordular.
-Murat Ağa nasıl dualar okudun bizim muhtarı gömmeden dediler.
-Ben ümmi biriyim komşular, ne bilirim cenaze dualarını. Biçare kadıncağız getirince cenazeyi, kazdık çukuru gömdük beraber, kapattık üstünü toprakla, hepsi bu kadar dedi.
-Hiç mi bir dua veya bir şey söylemedin, dediler.
-Söyledim, söylemez olur muyum söyledim.
-Eee neler söyledin dediler.
- Allah' ım şu dağlarda bana ne zaman misafir gönderdinse, biliyorsun sen gönderdin diye ben onların hepsine baktım. Yemedim yedirdim, içmedim içirdim. Güzel Allah'ım bir tanede ben sana misafir gönderiyorum, ne olursun sende ona iyi bak? dedim hepsi o kadar.
-Gelenler ne diyeceklerini şaşırmışlar, bir kaç hoşbeşten sonra ayrılmışlardı.
-O günden sonra bu havalilerde herkes, koyun ağılı çobanı Murat Ağa'yı konuşur oldu. Her sene köyün davarı yaylaya çıkacağı zaman, Murat Dede' ye onun aşı yaptığı çoban çamlarının altında mevlitler okutur, fakir fukarayı yedirir içirir, giydirirler. Hacılar hacıya, askerler askere, çoban çamlarının altında uğurlanır. O nun aşı yaptığı çoban çamlarını çoban çamlarını kimse kesmez, saygısızlıktır, uğursuzluktur, böyle inanılmıştır.


http://www.kutahyakultur.gov.tr/web/anlat.aspx#

_________________
say'a saygı için
temaÅŸa kafi gelmez
bilmem acep niçin???
bir fikir beyan edilmez


Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Pzr Kas 19, 2006 11:01 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Bayburt Efsaneleri


Yurdumuzun her köşesinde olduÄŸu gibi, Bayburt’ta da yüzyıllardan beri dilden dile söylenerek gelen efsaneler mevcuttur. Bu efsanelerde diÄŸer tüm efsanelerde olduÄŸu gibi insanları hep doÄŸruluÄŸa, güzelliÄŸe ve iyiliÄŸe yöneltirler. Bayburt’ta dilden dile dolaÅŸan DikmetaÅŸ, Guggi, Ejderha ve Kaybolan nehir gibi efsaneler mevcuttur.


DikmetaÅŸ Efsanesi

Bayburt’tan 20 km. uzaklıkta bulunan DeÄŸirmencik köyü yol güzergâhında BuÄŸdaylı yol ayırımı üzerinde, hemen Çoruh Nehri yanında ilk bakışta bir ot yığınını andıran ve dikmetaÅŸ adı verilen bir taÅŸ yığını vardır. Rivayete göre bu taÅŸ yığını, önceden bir ot yığını imiÅŸ, otlar zengin bir KeÅŸiÅŸe aitmiÅŸ, çok ÅŸiddetli geçen bir kış mevsiminde kışın uzun sürmesi çevre köy çiftçilerini zor duruma düşürmüş. Çiftçilerden birisi hayvanlarını kurtarmak için, bu keÅŸiÅŸten ot istemiÅŸ. KeÅŸiÅŸ önce ot vermek istemiÅŸse de sonra ot isteyen çiftçinin güzel kızına karşılık ot verebileceÄŸini söylemiÅŸ.

Çiftçi kızına; birkaç bağa karşılık kendisini isteyen keşişin teklifini bildirmiş. Fakat gece sabaha kadar ağlayıp keşişe beddua etmiş, türküsünde şöyle demiş :

Estir kaba yel estir
Bu gün dağlara destur
Gavurun yığınını
Sabahan daş kestür

Gerçekten o sabah bir mucize olmuş, güneyden bir kaba yel esmiş, bütün çevreyi sarsmış, karlar erimiş ve otlar meydana çıkmış. Keşişin ot yığını bir taş yığını haline gelmiş. Efsanede adı geçen taş yığını halen varlığını muhafaza etmektedir.



Ejderha Efsanesi

DoÄŸu Anadolu’yu kuzeye baÄŸlayan en önemli yol Erzurum – Trabzon Transit Yolu dur. Kış aylarındaki kar fırtınaları ile tanınan Kop ve Zigana gibi zorlu tepelerden geçen bu yol ayrıca tabii güzellikleriyle de dikkati çekmektedir. Yol üzerinde sakin yerleÅŸme merkezi gelip geçenlerin hafızalarında unutulmayacak izler bırakan yurt köşeleridir.

Bayburt’u Gümüşhane’ye baÄŸlayan yolun 18. km. sinde, saÄŸ tarafta bir dağın eteÄŸine kurulmuÅŸ NiÅŸantaşı (Osluk) köyü vardır. Köyün eteÄŸin de kurulduÄŸu dağın üzerinde, yılan ÅŸeklinde ve kıvrıla, kıvrıla köyün üzerine doÄŸru gelen bir taÅŸ yığını vardır. İskelet de diyebileceÄŸimiz ÅŸekil ÅŸaşılacak derecede yılana benzemektedir. Köyün içerisinde son bulan baÅŸ kısmı tam bir yılan baÅŸ kısmını andırmaktadır. Boyu ise yüz metre kadardır.

Bu yılan – ejderha üzerine muhtelif efsaneler anlatılmaktadır. Bunlardan bir iki tanesini sunuyoruz. Halk ejderha dediÄŸi büyük bir yılanın köye gelmekte olduÄŸunu görür, evlerini terk edip kaçmaya baÅŸlarlar. YaÅŸlı olduÄŸu için fazla uzaÄŸa gidemeyen bir kadın çaresizlik içinde bir yere çömelir. İhtiyar kadın burada ejderhanın gelip kendisini yemesini beklemeye baÅŸlar. DiÄŸer taraftan da Allah’a dua eder, şöylece yalvarır : “Allah’ım ya beni taÅŸ kes, ya onu” . İhtiyar kadının duaları kabul olur ve ejderha gelebildiÄŸi son noktada taÅŸ kesilir.

Benzer bir anlatmada ise; yaşlı kadının yerini hamile kadın alır. O da dua eder, dualarının kabul olmasıyla ejderha taş kesilir.

Bahsedilen ejderha ÅŸekli halen köyün üzerinde durmaktadır. Yalnız önceleri samanlık olarak kullanılan ağız boÅŸluÄŸu ve çene kısımları kırılarak taÅŸ temini amacıyla tahrip edilmiÅŸtir. Bayburt – Trabzon istikametinde seyreden yolcular dikkatli bakarlarsa anayoldan bu ejderhayı görebilirler.


Kaynak:

http://www.bayburt69.com/arsiv_site2004 ... aneler.htm

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Sal Kas 21, 2006 6:40 am 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Per Nis 13, 2006 11:21 am
İleti: 1187
Konum: Konar-Göçer
Ahlat Efsaneleri

Resim

Ahlat’ın adının menÅŸei hakkında halk arasında süre gelen bir efsane

“ Van Gölü’nün kıyısında bir kaÅŸ misali duran bu kıyı ÅŸehrinde hüküm süren Urartu kıralı “Lat” Medlerin saldırısına dayanamayınca ÅŸehir düşer hüküdar da ağır yaralar alır. Babasının başını dizine koyan hükümdarın kızı Ah! çekerek ince ince göz yaÅŸları dökmektedir. Kızın “Ah ! Lat, Ah! Lat” diye yükselen feryadı medlerin ÅŸehre girmesine kadar devam eder. Urartu kıralı hayata gözlerini yummuÅŸ ancak bilmeyerek çok sevdiÄŸi bu ÅŸehre adını vermiÅŸtir.”

Sihirli hoca efsanesi

Ahlat yakınlığı dolayısıyla İran ile münasebetlere sahne olmuÅŸ ve sık sık İranlıların istilasına uÄŸramıştır. Bu efsaneye göre ; “Ahlat’ta sihirbaz bir hoca varmış. Hoca, İran ÅŸahının kızını gece Ahlat’a getirir , daha sonra tekrar İran’a gönderirmiÅŸ. Kız bir süre sonra hamile kalır. Åžah kızının bu haline çok üzülür. Kızından bu durumu açıklamasını ister. Kızda her gece bir hocanın yatağına gittiÄŸini, sabah olunca da kendi yatağına döndüğünü söyler.

Kıza hocanın ne ikram ettiÄŸini sorarlar; kız elma cevabını verir. Åžah kızına bir daha gittiÄŸinde bu elmalardan bir tane getirmesini söyler. Kız bir daha gidiçinde bir elma saklayıp getirir. Bu elmayı ülke dışına giden kervancılara veren ÅŸah elmanın nereye ait olduÄŸunu öğrenmelerini ister. İhtiyar bir bezirganbaşı bu elmanın Ahlat’ın yam baÄŸlarında yetiÅŸtiÄŸini söyler.

Bu hadiseye fazlasıyla kızan ÅŸah, ordusunu alarak Ahlat’ı muhasara eder. O zamanki Ahlat emiri İran ordusuna karşı koyar. Kaleye savaÅŸla giremeyeceÄŸini anlayan ÅŸah hileye baÅŸ vurur, kaleye girer ve Ahlatlıları teslim alır. Büyük çukurlar kazdırır ve halkı diri diri bu çukurlara gömer. Böylece Ahlat insansız kalır.”

Ahlat efsanelerin bol olduÄŸu güzide bir Anadolu ÅŸehridir. Åžehrin adı , çevresi, ermiÅŸleri ve mahalle isimleriyle ilgili birçok efsane mevcuttur. Yerli halka göre bunlar,tarih kadar doÄŸrudur ve dini alaka gösterirler. Ahlat’ta halk arasında birçok efsane yaÅŸamasına raÄŸmen biz bunlardan en önemli iki tanesini zikrettik.

Ahlat Kaymakamlığı

_________________
say'a saygı için
temaÅŸa kafi gelmez
bilmem acep niçin???
bir fikir beyan edilmez


Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Cmt Kas 25, 2006 7:02 pm 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal Oca 17, 2006 11:01 pm
İleti: 3599
Konum: Ankara
Bingöl Efsaneleri:



İkizkaya Efsanesi

Anlatılanlara göre erkek askerlik dönüşünde banyo yapmakta olan kız kardeşine bu müjdeli haber verilir, kız kardeşi elbisesini unutkanlıkla giymeden büyük bir sevinçle kardeşine sarılır. Daha sonra durumunun farkına varan kız utancından kıpkırmızı olur ve yerin dibine girmek ister ve o anda yaratıcısına yalvararak kendilerini bir taşa çevirmesini diler.

Allah da kızın duasını kabul eder ve onları taşlaştırır. Her ne kadar doğruluğu kanıtlanmamışsa da bu durum bize o devir insanlarının ahlakı ve kültürü hakkında bilgi verir. İkizkaya Servi den net bir şekilde görünür.Çok az kişi üstüne çıkabilmiştir.10 metre civarında bir yüksekliğe sahiptir.Önceleri tam tepesinde şapka gibi bir taş vardı, depremlerde düştü.İkizkaya denmesinin nedeni birbirine yapışık iki kayadan oluştuğu içindir.Hemen yanında mezarlar vardı ancak define avcıları tarafından kazılmıştır.



Şare İle Şıwan

Åžare ile Şıwan Diyarbakır’da bir aÄŸanın çobanları idi. Her gün sabahları koyunları ağıldan çıkarıp köyün dışına çıktıklarında koyunları ile beraber arı sürüsü olurlar imiÅŸ. AkdaÄŸların Sırma tepesine konarlarmış. AÄŸaları bir gün bakmış ki sütlerinden AkdaÄŸ kokusu geliyormuÅŸ. Bu iÅŸin sırrını merak eden aÄŸa bir gün erken atına binmiÅŸ ve köyün dışına çıkmış. BaÅŸlamış beklemeye. Birde bakar ki koyun sürüsü çıkagelmiÅŸ. Çobanları ile beraber koyunları da arı olup uçmuÅŸlar. Kendi de atı ile beraber takip etmiÅŸ. Ve nihayet Sırmatepeye gelmiÅŸler. AÄŸa tepe yamaçlarında atından inmiÅŸ ve yayan olarak Sırma tepeye çıkmış birde ne görsün. Åžare kalbur ile su taşıyarak harç yapıyor Şıvan da bununla duvar örüyormuÅŸ. Ne yapıyorsunuz diye sormuÅŸ. Onlarda camii inÅŸa ediyoruz derler. AÄŸa bu sırrı görünce Åžare ile Şıvanda kayıplara karışarak AÄŸa’da koyunlarıyla baÅŸbaÅŸa kalmış. Tarihe bu olay sadece bir efsane olarak geçmiÅŸ. Ancak söz konusu Camii duvarlara halen mevcuttur ve bu bir gerçektir.

Sırma tepenin güneyine bakan tarafında bir çeÅŸme varmış, ancak herkes görmez imiÅŸ. Gerçekli köylülerinin anlattıklarına göre harita ölçümleri için çıkan askerlerden bir ÜsteÄŸmende görmüştür. Askerler susamışlar ve su aramışlar Sırmatepe’de ancak bulamamışlar, geri dönmüşler. Bu defa ÜsteÄŸmen kendisi aramış. Gerçekli tarafında bir çeÅŸme görmüş abdest alıp namaz kılmış sonrada askerlere gidin falan noktada çeÅŸme vardır. Gidip bakmışlar ki çeÅŸme yok olmuÅŸ.



Şıwan’ın Åžarık’a Ağıdı

Şarık Dağı, Dağların en büyüğüdür,
Åžehit ve Eshabelerin yeridir
Ben Şehitler için dua ediyorum
Allah’ım BirleÅŸtirsin Muradımızı,
Sen bırakmasan aylarca senelerce,
Şarık Dağı, Dağların en büyüğüdür,
Üstü Şarık Dağı, altı Sivan,
Allah’ım Sen O’nun Muradını kimseye verme,
Hem bu dünyada öbür dünyada...


Kaynak:

http://www.servi.bel.tr/efsane.htm

_________________
.

.............. Resim

Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Per Kas 30, 2006 9:30 am 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Per Nis 13, 2006 11:21 am
İleti: 1187
Konum: Konar-Göçer
Resim

HEKİMHAN’IN KURULUÅžUNA VE ADINA AİT EFSANE

Bir sefer sırasında Köprülü Mehmet PaÅŸa’nın yolu Hekimhan dolaylarına düşer. DoÄŸanın güzelliÄŸine hayran kalır, burada konaklanmasını buyurur. Askerler çevreyi dolaÅŸmaya çıktıklarında günümüzdeki Hasan AÄŸa ÇeÅŸmesi’nin yanındaki dereye gelirler. Dere suyunun al al aktığını görürler,suyu izlediklerinde yaralı bir adam bulurlar ve PaÅŸa’ya haber verirler. PaÅŸa hekimiyle birlikte gelir, hekim hastanın durumunun umutsuz olduÄŸunu söyleyince, PaÅŸa sorar. -Hiç mi canı kalmamıştır? Hekim:’’Ancak onda bir canı var’’ der. Köprülü bu yanıt karşısında kızar ve şöyle haykırır. ‘’Onda bir canı kalmış adamı ölüme mi bırakırsın?Ya bunu kurtarırsın ya da senin kanını da bununkine katarım.’’ Hekim hemen iÅŸe koyulur yaralıyı üç günde ayaÄŸa kaldırır. Yaralıya kim olduÄŸu sorulduÄŸunda: Kendisinin de hekim olduÄŸunu, ilaç yapmak için bitki toplarken,eÅŸkıyalarca vurulduÄŸunu anlatır. Köprülü aÄŸaçları kestirip açtırdığı yere adam için bir han, hamam ve cami yaptırır. Çevreden de birkaç aile getirip yerleÅŸtirir. Buraya önceleri Hekimin Hanı, daha sonra da Hekimhan denilmiÅŸtir.


ZURBAHAN’A AİT EFSANE

Hekimhan yöresindeki Ayrancı DaÄŸlarının en yüksek tepesine halk Zurbahan Dağı der.Buraya ait çok fazla söylence anlatılır. Zurbahan’ın 6-7 km güneybatısında Asarkaya denilen sarp bir kaya vardır. Kayanın tepesinden, aÅŸağı basamaklı ve dik bir tünel iner. Buradan yuvarlak, dar bir boÄŸaza varılır. Günümüzde boÄŸazın aÄŸzı taÅŸlarla örtülüdür. BoÄŸazın bir yanı Maltepesi’ne,bir yanı Ballıkaya’ya,bir yanıda Zurbahan’a açılmaktadır. Maltepesi’nde altından yapılmış gereçler, Ballıkaya’da depolar dolusu bal, Zurbahan’da da eÅŸsiz takılar vardır. Zurbahan’daki takıları ele geçirmek isteyenlerin tünelde 1-2km ilerleyince fenerleri söner, geri dönmek zorunda kalırlar. İnanışa göre fener tünelin tılsımıyla sönmektedir, kimse Zurbahan’a ulaÅŸamamaktadır. Yöreye iliÅŸkin bir baÅŸka söylencede şöyledir: ‘’Güzelyurt’lunun biri savaÅŸta tutsak düşer. Yanına yaklaÅŸan bir adam nereli olduÄŸunu sorar. Söyleyince: ‘‘Yurduna döndüğünde çeÅŸmenin başına var. Bir pire tut,kayanın üstünde öldür,sakın unutma’’der. Adam yıllar sonra tutsaklıktan kurtulup yurduna döndüğünde söyleneni anımsar. İsteneni yapar. Pireyi öldürmesiyle üstüne arılar üşüşür. Arılardan korunmak için abasını başına çeker. Abanın içinde üç arı kalmıştır. Ortalık durulunca adam abayı başından atar,üç altın yuvarlanır. Korkup abasını başına çekmese tüm arılar altın olacaktır.’’

http://www.hekimhan.com/efsanemiz.htm

_________________
say'a saygı için
temaÅŸa kafi gelmez
bilmem acep niçin???
bir fikir beyan edilmez


Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 Ä°leti baÅŸlığı:
İletiTarih: Per Kas 30, 2006 9:44 am 
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Per Nis 13, 2006 11:21 am
İleti: 1187
Konum: Konar-Göçer
Resim

UÅŸak Efsaneleri

ALİ İLE KEZBAN EFSANESİ

Bir zamanlar UÅŸak civarında yaÅŸayan varlıklı bir ailenin Kezban adında bir kızı vardır.Çobanlık yapan Ali daÄŸ eteklerinde sürü güderken bir gün Kezbanı görür.Çoban Ali ondan sonra Kezbana vurulur.Ali yıllarca sevdasını saklar durur.Artık dayanamaz hale gelir.Var git ana Kezbanı babasından iste der annesi oÄŸlunun kıramaz varır beyin evine muradını söyler.Bey kızar oÄŸluna söyle …….yüksek daÄŸların başı dumanlı olur baÅŸ döndürür.Başını yükseklerde gezdireceÄŸine dağın eteklerinde sürüsünü gütsün dengini bulsun der.
Bu hal üzerine Ali’de Kezban da derinden yaralanmışlardır.Neticede kaçmaya karar verirler gece yarısı bir pınar başında buluÅŸurlar.Bu adara beyin adamları pusu kurmuÅŸlardır. Orada ikisinide vururlar.

DİKİLİTAŞ EFSANESİ

Vaktiyle Uşak İlinin Banaz İlçesi yakınındaki Ayrancı Köyünde çocuklu bir kadın yaşarmış, bu kadının evi köy dışındaki bir tarlanın ortasındaymış,tarlanın civarında tek tek evler varmış bir gün bu kadın yufka açıyormuş,tam o vakit kadının çocuğu ağlamaya başlamış bunu gören kadın çocuğuna doğru uzanarak neden ağladığına bakmış ve çoçuğun altına pislediğini görmüş yerinden kalkıp bez almayı üşendiği için çocuğunun altını açtığı yufkalardan biriyle temizlemiş.Tam bu sırada annesi de çocukta oracıkta taş oluvermişler.Şimdi bu olayın geçtiği yer Dikili taş mevkii olarak bilinmektedir

http://www.usakkultur.gov.tr

_________________
say'a saygı için
temaÅŸa kafi gelmez
bilmem acep niçin???
bir fikir beyan edilmez


Resim


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama